Vesaire

vesaire

Lafa nereden girsem bilemiyorum. Bu aralar Jean-Paul Sartre’ın Bulantı kitabını okuyorum. Bu sefer hızlı hızlı değil, keyfini çıkararak, sindire sindire bir okuma olduğundan standart hızımdan daha yavaş ilerliyorum. Oysa kitabın henüz başlarında olmama rağmen, yaptığı tespitler beni bir kez daha önceden düşündüğüm şeyleri gözden geçirmeme zorluyor.. Şaşırtmıyor ama düşündürüyor.

Öyle ki; geçen gün tanıdığımız birinin bir konuda babamdan yardım istemesi üzerine misafir olduk. Bu tanıdığımız olan kişinin yatalak, yaşlıca bir kocası var. Her gün haplarını mutlak almalı vs. Bu tanıdığımız ise genç sayılır ve görünen o ki varlıklı bir durumdalar.

Beni düşündürmeye başlatan şey bir fotoğraf oldu aslında. Salonlarındaki fotoğrafa takıldı gözlerim. Az önce o yan oda da yatan belki son vakitlerini geçiren adamın biraz daha genç bir hali, bir tatil sırasında, balık restoranında ya da başka yerde çekilmiş, son derece sağlıklı, keyifli göründüğü fotoğrafıydı bu. O gün yorumladığım şey, hayatının sonuna gelen insanların veya hastalara yönelik gösterilen tavırların samimiyetsizliği idi. Adamın durumunu gören herkesin, içten içe onu bir fazlalık olarak görmesi, ötekileştirmesi, ona karşı tavırları, söylemleri, onlar bundan bahsetmese, farkında olmasa da görülüyor.

 

 

Ne yazık. Sizi o durumda bırakıp dünyanın bir ucuna giden bir eşiniz olduğunu düşünün. İnsan böyle bir davranışı hak etmek için ne yapmış olabilir ? Böylesine bir davranış hak mı edilir ? Şu apaçıktır ki; insanlar ne olursa olsun, kendi yaşamlarından başkasını daha çok önemseyemez ve önemsemez. İnsan yaşamının bir öneminin olmadığı daha ilk günden belli. Bu da apaçık ortada. Peki insanın, yaşam anlayışı içerisinde, kendi yaşamı neden önemlidir ? Bir böceğin hayatını insan hayatından daha önemsiz kılan şey nedir ki ?

Her insan, kendisine sorulduğunda, yaşamı kutsal kılar. Cümleler, kitaplar, sözler bunun içindir. Hele inanç ! Kendi yaşamını kutsal kılan inanç, diğer tüm inançlara, yaşamlara düşmandır oysa. O yüzden zihnin üretebildiği kadar yalanı, gerçeklik sanıyor, varsayımlar üzerinden kendini avutan insancıklar görüyoruz. Bilim bunu şimdiye kadar aşmıştır.

 

***

 

Şöyle demiş; “Oysa onun yargısı beni bir kılıç gibi biçiyor ve var olma hakkımı bile sorguya çekiyordu. Doğruydu bu. Farkına varmıştım zaten; benim var olmaya hakkım yoktu. Rastgele ortaya çıkmıştım; bir taş, bir bitki, bir mikrop gibi var olup gidiyordum. Hayatım her bakımdan önemsiz mutluluklara yöneliyordu.” Uzunca bir süredir içimde ki diğer ben, bana tam da bunları söylüyor işte. Böylece ne herhangi bir amacı, ne bir tutkuyu, ya da Sartre’ın sözüne ettiği hayatı hak ederek yaşamayı seçiyorum. Gözlerimi kapadığımda dünyanın bir çırpıda silinmesi gibi, zaten silik olan yaşamım artık benim içinde önemini yitiriyor.

Tıpkı bir köşede ölmeyi bekleyen, iyi ya da kötü yaşamış o hasta adam gibi çaresiz hissediyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki, insanlık kaybedecek. İnsanlık, kibrine karşı kaybetmeye mahkumdur.

 

 

Sosyal medyalarda, kapitalizm sevicilerin biz tembeller için; “kıçınızı kaldırmadıkça bir işe yaramazsınız”, “sürekli şikayet etmeyin” motivasyonlarını görmekten bıktım mesela. Aslında bıkmakta değil. Önemi yok bunların. Sadece bu hadsizlik nedir onu merak ediyorum. Başarı dediğin şey, bulunduğun topluluğun belirtilen kurallarına eksiksiz uymaktan başka bir şey değildir. Bunun için karnende beş görür, bunun için terfi alırsın. Sonra bir de alay edermiş gibi, onca beyin ve hayal katliamından sonra, “farklı olun, farklı düşünün” zırvalıkları. Hırsızların ağızlarından düşürmedikleri “başarı” hikayeleri. “Kim olursan ol ne olursan ol” palavraları. Ama detaylara gelince, kimse bunları paylaşmaz. Kimse aç köpek gibi dolaştığını, günlerce, aylarca, yıllarca bomboş dolandığını, uyumsuzluklarını, gelecek kaygısına düştüğünde paniklediği geceleri, yapayalnız kaldığında nasıl başa çıktığını anlatmaz. Bunlar ilgi çekmez, ilgi görmez. Önemli olan vitrinimize koyduklarımızdır. Dünya bunu istiyor. İstesin bakalım.

 

“…bir taş, bir bitki, bir mikrop gibi var olup gidiyordum.” Öyle. Herhangi bir şeye başlamak istediğim an, sonuca vardığımdaki anlamsızlığı görüyorum. Vazgeçiyorum. Eğlendik, güldük, ağladık yeter.

 

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.