Temmuz 2017

temmuz 2017

Sis [i]

Romanlardan uzunca bir vakit uzak kalmıştım. Bu ay kendimi romanlar için hazırladım diyebilirim. O yüzden bir geri dönüş için, oldukça merak ettiğim Unamuno’nun Sis kitabını seçtim.

Sis, roman kahranımız Don Augusto’nun amaçsızça dolaşırken karşısına çıkan Eugenia’yı görmesi ve ona aşık olmasıyla başlıyor. Bu tutku öyleki kahramanımız, Eugenia’nın hayatına önce onu takip ederek ve büyükleriyle yakınlaşarak giriyor. Sonrasın da Eugenia’ya büyük bir iyilik yapıyor ama Eugenia bu iyiliğin altında kalmak istemiyor. Daha sonra evlilik zamanı geldiğinde düğünlerine birkaç gün kala Eugenia’a eski sevgilisiyle kaçıyor ve sonrasında Don Augusto’nun yaşamına olanları izliyoruz.

Aslında yukarıda ki yorum oldukça sade ve içeriğine dair detayları anlatmıyor. Bu sadece temel olay örgüsü. Ama mesele olay örgüsü değil. Bu uzun öykü derin bir felsefi sorgulamanın, din, ahlak, etik gibi şeyleri sorgulamanın üzerine inşa edilmiş, insan psikolojisi ile de ilgilenen bir yapıt. Öyle ki karakter sürekli dialog halinde ve başkalarıyla konuşmaz iken monolog halinde karakterin düşüncelerini okuyoruz. Yazar bizi ana karakterin zihnine kilitliyor ve hayatını aktarıyor.

Unamuno öyle bir kitap kurgulamış ki, bir zaman sonra bizzat kendisini de öykü karakteri olarak karşımıza çıkarıyor ve baş kahraman Don Augusto ile tartışıyor. Okuması oldukça ilginç gelebileceğini düşündüğüm bir kitap  ve hem konu, hem konuların alt metinleri oldukça salt fikirler veriyor. Sis dediği şey, hayata dair oldukça güzel bir metefor. Hayatımızın bulanıklığını ifade ediyor.

Kitabın neden klasik olduğu belli ve bence tekrar tekrar okunabilecek kitaplar kategorisinde yer alıyor benim için. Yazarı daha önce hiç okumadıysanız, Üç Örnek Öykü Bir Önsöz adlı kitabına da göz atabilirsiniz, ama türkçeye çevrilmiş bilinen en iyi kitabı bu sanırım. (öyle söyleniyor).

Ben, Robot [ii]

Bu kitaba başlamadan önce şüphelerim vardı. Hem çeviriye hem de yayın evine olan güvensizliğimden dolayı büyük bir çekince ile başladım okumaya. Lakin, bu yargımın sonuçsuz kalması beni şaşırttı ve sevindirdi. Ağzımda tad bırakan bir kitap oldu. Mükemmel robot öykülerinden oluşan soluksuz okuduğum bir kitaptı.

On öyküden oluşan kitap Asimov’un yazdığı robot öykülerinin derlenmiş bir versiyonundan oluşuyor. Öykü içeriklerinde, aslında temelde felsefi bir takım kuramları da içinde barındıran, bilim, yapay zeka, bilgisayarlar, ve bunları destekleyen  fütüristik bir düşünceyle karşı karşıya kalıyoruz.

1939’da kaleme almış olduğu Robbie adlı öykü le başlayan serüveni okuyunca, o dönemde böyle bir öykü, teknoloji nasıl düşünülmüş ve kurgulamış, hayran kalmamak mümkün değil.  Mantık adlı öyküde Cuttie adlı robotun, yaratılışını sorgulayarak, temel felsefe sorunlarını mantıkla açıklaması ve yaratanlarına karşı, kendi yaratılışına dair verilen, gösterilen kanıtlara rağmen bunlara inanmaması dehşet vericiydi. Bu yapay zeka öyküsünde hem felsefi olarak hem de metefor olarak robot zekasını kullanması çok hoşuma gitti. Nietzsche’nin “Tanrı Öldü” kavramına yakışır bir öykü.

Aslında tüm öykülerin içinde belli bir  mantık çözümlemeleri var. Öyle ki, öykülerin derinliğini yadırgamıyor, sanki gerçekten yaşanabilir hissiyle okuyorsunuz. Birbirinden güzel öyküleri kaçırmamak ve soluksuz bir bilim kurgu içinde bulunmak istiyorsanız, Ben, Robot tavsiye edebileceğim bir kitap.

Alice Harikalar Diyarında[iii]

         İş kültür yayınları son aylarda elinde hali hazırda bulundurduğu ve  biraz daha popüler olan kitapları basmaya başladı. Ve çok hoş kapak tasarımları ile de kütüphanelerimizi reklendiriyor. Alice Harikalar Diyarı kitabı da bunlardan biri.

Kitabın yorumuna gelirsek, bence hiçbir salt metni barındırmayan, büyük bir hayal gücü gerektirip gerektirmediği tartışılır, içinde barındırdığı karmaşık zıplamalardan dolayı kafa bulandıran bir eser.

Kitap boyunca karakterin, Alice’in, hiçbir amacı yok. Önüne ne çıkarsa kurcalıyor ve başına gelen şeylere karşı bulunduğu dünya içerisinde dolaşıyor. Bu karmaşık kurgusallık yeri geldiğinde komikleşiyor. Tabi aslında bu kitabı, neden yazıldığını, yazarı dönemine göre değerlendirmek gerekiyor. Dönemine göre ilginç ve belki de bu sayede günümüze önemli sayılıyor.

Yolculuk veya kafa dağılsın diye okunabilir, ama beklentilerinizi yüksek tutmayınız.

 

 

Frankestein ya da Modern Prometheus[iv]

Bu kitap bende, bir yazar nasıl yetişir, nasıl yazar olunur, bunun için bir birikim, görgü, hayat bilgisimi gerekir, bu hayat bilgisi nerede, nasıl, ne zaman alınır da daha çok erken yaşlarda böyle bir eser yazılır sorularını oluşturdu.

19 yaşında yazmış olduğu bu eser daha henüz rus edebiyatının olgunlaşmadığı, Fransız devriminin yaşandığı bir dönemde zamanın çok ötesinde yerini almış.

Yazarın önsözünde de belirttiği gibi, yarı uyanık vaziyette iken bir korku hikayesi aklına geliyor ve eseri yazmaya koyuluyor. Eserin geçtiği atmosferler Poe öykülerinde ki gibi gotik ve içimizi ürperten bir havada geçmekte öte yandan dönemin çizgilerini barındırmakta.

Öyle güzel kurgulanmış ki, önce bir mektup seri ile girizgah yapıyor, sonrasında ana karakterle karşılıyor, romanın gelişme ve sonuçlanma aşamalarında ise hayretle ve güzel bir haz ile kapanışı yapıyoruz.

Salt metinde, bir yaratan ve yaratıcısı arasındaki ilişkiyi barındıran bir düşünceye rastlıyoruz. Bir diğer boyutta ise güzellik ile ucubeliğin ayrımını, insan doğasının ucubeliğe karşı aldığı tavrı gösteren ve bu tavır sonucunda sevilmeyen, dışlanan yaratığın kötüleşmesini de izliyoruz. Öyle ki Dr. Frenkestein’ın takıntıları sonucunda ortaya çıkan yaratık başlarda o kadar yalnız ki, aslında insanlarla kaynaşmak isteyen, onlara iyilik yapan bir duruşu var. Yaratığın bir katile dönüşmesinde ki nedenlerden biri de yaptığı iyiliklere karşılık, sırf iğrenç görünümünen dolayı anlaşılmadan dinlenmeden dışlanması ve bunun akabinde yaratıcısından intikam alma duygusudur. Bu intikam duygusuyla Dr. Frenkestein’ın tüm hayatını mahveden, sevdiklerini öldüren yaratığın aslında tek bir amacı vardır o da, tıpkı kendisi gibi ucube bir dişi varlıktır. Böylece kimseyi rahatsız etmeden gözlerden uzak şekilde yaşayabieceklerini düşünür.

Belki bir bağlamda şöyle bir argüman çıkabilir; sevilmeyen şey kötüleşir. Bu benzer çıkarımı bu yorum sayfasında ki Ebedi Koca adlı eserde de inceleyeceğim.

Bir okur olarak, büyük bir eserle karşılaşacaksınız. Özellikle yazarın küçük bir yaşta  böyle bir eser çıkarması beni hem şaşırttı hem de merak uyandırdı. Yazar hakkında Wikipedia’nın ingilizce versiyonunda oldukça detaylı bilgiler bulabilirsiniz. Son sözüm ise çeviriye olacaktır. Kitap okunurken öyle bir akış hızına sahipki bir an için bile anlaşılmayan yer yok. Zaten çeviri o kadar iyi ki biliyorsunuz başka yayın evleri tarafından da direkt olarak kopyalandı. İyi okumalar dilerim.

Dublinliler[v]

         Bir okuyucu iseniz bilirsiniz yada sıkça duyarsınız ki James Joyce okumak bir meseledir. Okumak bir yana okunacak herhangi bir kitabını güzel bir çeviri ile bulmak meseledir. Derler ki, ingilizcesinden dolayı çevirisi zor bir yazar çünkü asıl anlatmak istediği anlamları bulup türkçede karşılıklarını vermek zordur.

O yüzden Ulysess yerine bir giriş olarak Dublinliler adlı kitabını seçtim. Kitap adı üzerinde Dublinde, orada yaşayan insanlarının hayat kesitlerini öykü olarak veriyor. Okurken Sait Faik öykülerini düşündürüyor. Ama bence o kadar iyi değil.

Kitabı yarıda bıraktım çünkü bir vakit kaybı olduğunu düşündüm. İçinde geçen öykülerin cezbedici bir yanı yok. Hayat sıradan işte. Belki bu yanıyla incelenebilir. Çeviriden dolayı da bir türlü ısınamamış olabilirim.

Eğer James Joyce okumaktan çekiniyorsanız yada ön yargılarınız varsa denemekte yarar var.

Albaya Mektup Yok[vi]

         Bazı kitaplar kalıbına göre çok şey anlatır, içinde bir çok şey barındırır. Bu esnada çok şey anlatılan bu kitaplarda okuyucu olarak kaybolursunuz tıpkı Venedikte Ölüm, Kırmızı Pazartesi gibi.

Bu kitap bir novella ve ordu emeklisi bir adamın, oğlunu kaybettikten sonrasında yaşadığı ufak bir hayat kesitini anlatıyor. Bu kesit içerisinde karakterin takıntılarını, o takıntıları üreten nedenleri, duygularını görüyoruz. Ayrıca eşi ile olan tartışmalarında kimliğini yada bazı şeyleri neden yapmadığını alt metinlerde alıyoruz.

Felsefi bir derinliğe girmek için bir yorum çıkaramıyorum. Ama tabi burada büyük bir yalnızlık söz konusu. Bu yanlızlık içerisinde kendince uydurduğu nedenlerden ötürü, üstesinden gelemediği ya da öyle görünen bir yaşam sürüyor.

Biraz bohem, biraz karanlık hayatlara sahip insanların uzun öyküsüne tanık olacaksınız. Sakin, temiz bir zihinle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. İnceliğine bakılıp aldanılmasın.

Felsefe Okuma Rehberi[vii]

Öncelikle biraz Alfa yayınlarının son zamanlarda çıkardığı kitaplara değinmek istiyorum. Birkaç aydır hem felsefe hem de bilim kategorilerinde sıkça rastladığımız bir yayın evi haline geldi ve çıkardığı kitapların nitelik ve nicelikleri oldukça olgun ve düzgün bir şekilde karşımızda duruyor. Felsefenin Kısa Tarihi ile başlayan seri, benim için kendi çapımda felsefe ile uğraşmaya başladığımdan beri önemli yer tutuyor.

Nigel Warburton’un seri kitaplarının çoğu ikinci baskı olarak karşımıza çıkmakta ve Felsefe Okuma Rehberi de bunlardan birisi. Bu kitap aslında bir referans kitabı ve dört ana kategoride felsefe çalışırken nasıl yaklaşılması gerektiği ile ilgili metodları kısaca özetliyor. Bu özetler ise yüzeyselliğin aksine oldukça verimli ve anahtar noktaları önümüze koyuyor.

Aktif Okuma, aktif yazma, aktif dinleme ve aktif tartışma kısımları aslında sadece felsefe ile ilgili değil, başka diğer alanlarla da geçerli ve öğrenmeyi öğrenmek denen şeyin ayrıntılarını veriyor. Örneğin, aktif yazma ve okuma kısımlarında verdiği tüyolar yada sunduğu yaklaşımlar benim de yazarken ve okurken ki yaklaşımlarımı etkiledi. Zorlu felsefe kitaplarını okurken nasıl yaklaşmamız gerektiğini basit bir yöntemle sunması beni rahatlattı.

Yeni başlayanlar için kitap hem kısa hem çok şey katıyor. Felsefe öğrencileri için veya benim gibi hobi olarak uğraşanlar için belki ilk okumaları gereken kitapların başında geliyor.

Başa dönersek, Alfa yayınlarına bu tarz sağlam eserleri türkçeye ve bize kazandırdığı için teşekkür ederiz.

 

 

Ebedi Koca[viii]

Bu ay okumalarımı romanlar üzerinden gerçekleştirirken, geçen aylarda Andre Gide’nin  Dostoyevski adlı kitabında [ix] sıkça rastladığım Ebedi Koca adlı esere de yer vermek istedim. Bu yorumda, kitabın konusundan ziyade,  Dostoyevski’nin o tanıdığımız dünyasında yaşayan karakterlerin davranışlarından yola çıkarak bir kaç söz söylemek istiyorum.

Bu yazıyı yazmadan önce ise DoğuBatı dergisinin 78. sayısı olan Devrimler I baskısında [x] Fransız devrimine yönelik makalelerden birini okuyordum. Okurken, bu devrim denen kavram kafamda şekillenmekte ya da var olan şekli geliştirirken basit bir argümana ulaştım. Bu basit argüman şunu söylüyor; devrim denince aklımıza genellikle olumlu bir şey gelir. Kötüye karşı iyiliğin ayaklandığı, onu devirdiği, her şeyin özgürlüğüne kavuştuğu ve beraberinde tüm olumlu şeyleri getirdiği gibi bir yanılgı yaratır. Amerikan devrimi, Fransız devrimi, İngiliz devrimi. Belli bir süre baskı altında kalan bir şeylerin, bir yolla yüzeye çıkması, adeta fışkırmasıdır devrim. Oysa bence burada gözden kaçan, yada belirtilmeyen bir husus var  o da savaş. Devrim sonuçta bir savaştır. Bunun araçlarını değiştirmek devrimin niteliğini  veya yapısını değiştirmez. İyi olan kötünün yerini alır. Kötüyü dönüştürmez. O yüzden aslında “devrim”, karşı olduğu şeyi dönüştüremedikçe devrim olmaz. Buna devrim denemez.

Ebedi Koca, iki karakter üzerine kurulu bir roman ve Gide’nin belirttiğine göre Dostoyevski’nin kendi hayatını niteleyen, hayat anlayışını serptiği önemli bir eser. Karakterlerden biri Velçaninov ve öteki Pavel Pavloviç, eser boyunca didişmektedir. Yukarıda belirttiğim argümanı kitaptan bir alıntıyla bağdaştırıp yorumumu bitireceğim.

Bazen, acı bir zevkle “İnsanların bundan daha yüksek bir amacı olamaz !” derdi. “Varsa bile hiçbiri bunun kadar kutsal değildir.” Hayal kurarken, “Liza’nın bana olan sevgisi geçmiş günlerin çamurunu, faydasızlığını affettirecekti.” diye düşünüyordu. “Aylak, ahlaksız, ruhen ölmüş eski Velçaninov’un yerine hayata temiz, mükemmel bir varlık verecektim. Onun hatırına ben de affa uğrar, suçlarımı bağışlatırdım.”

Yukarıda ki alıntı içinde belki de Dostoyevski’nin en temel savunmalarından birini görüyoruz. Öyle ki  birileri aracılığı ile temizlenmek, saf iyilik karşısında kötünün dönüşebilmesi, dönüştürülmesi onun için hem kutsal bir amaç hem de bir bilgelik durumu haline geliyor. Karamazovlar’daki Zoşima’nın düellosunda yaşanan dönüşümü, Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un kitabın sonlarında içinde uyanan duyguları bu bağlamda anlayabiliriz. Dostoyevski için her zaman arınmak ve arınan şeyin kötülük derecesine bakmaksızın onu yok etmeden, mümkünse uzlaşarak ve hatta severek ya da kötülük ettiğinin farkına varmasını sağlayarak dönüştürmek kutsal bir anlam taşımaktadır.

Ebedi Koca içerisinde Velçaninov’un Liza’nın ölümünden sonra düşünceleri de bunlardan oluşmaktadır, Pavel Pavloviç’in Velçaninov’u öldürme teşebbüsünden sonra içine düştüğü ruh hali de bunu açıklamaktadır. Argümanımda belirttiğim gibi gözden kaçan o küçük detaya bu eserde büyük vurgularla rastlıyoruz.

Tabi burada önemli iki soru geliyor karşımıza; iyilik nedir ? kötülük nedir ? Bu soruların cevaplarının tartışılacağı bir zaman değil ama Dostoyevski ayrıca iyiliğin ve kötünün aynı insan içinde barındığını, kavga ettiklerini unutmamamızı da gösteriyor. Kötülüğü dönüştürmek, büyük bir iyi olma iradesi gerektirir. Dolayısı ile bu vurgu kötünün dönüşümünü ya da tersi bir durumu da bulanıklaştırıyor.

Sonuç olarak, bu bulanıklık kitabın genel hatlarına sahip ve karakterlerin ruhları, psikolojileri oldukça karmaşık. İnce bir kitap olmasına rağmen birçok salt düşünce göreceğinizi düşünüyorum. Ve ayrıca tekrar etmem gerekirse Andre Gide’nin bahsetmiş olduğu gibi yazarın kendi hayatından parçalar da görüyoruz. Bu bakımdan da önemli bir eser.

 

[i] Miguel De Unamuno, Sis (2015) , İş Bankası Kültür Yayınları

[ii] Isaac Asimov, Ben, Robot (2016), İthaki Yayınları

[iii] Lewis Carrol, Alice Harikalar Diyarında (2017), İş Bankası Kültür Yayınları

[iv] Mary Shelly, Frankenstein ya da Modern Prometheus (2016), İş Bankası Kültür Yayınları

[v] James Joyce, Dublinliler (2012), İletişim Yayınları

[vi] Gabriel Garcia Marquez, Albaya Mektup Yok (2017), Can Yayınları

[vii] Nigel Warburton, Felsefe Okuma Rehberi (2017), Alfa Yayınları

[viii] Bkz; Fyodor M. Dostoyevski, Ebedi Koca (2011), Varlık Yayınları

[ix] Bkz; Andre Gide, Dostoyevski (1962), De Yayınları

[x] Bkz; Kollektif, Devrimler I (2016), DoğuBatı Yayınları