Şüphe ve Gerçeklik Üzerine

şüphe ve gerçeklik üzerine
şüphe ve gerçeklik üzerine

İnsan beyni ne garip çalışıyor. Bir ara yüzeysel düşünülen ya da okunan şeyleri arka plana atıp birkaç gün sonra kendince bir yorum çıkartıyor ortaya. Bazan bazı düşünceleri insan, uykusunda daha temiz daha dayanaklı bir şekilde açıklayabiliyor. Öyle ki bu sabah uyandığımda kafamda bin bir tilki dolaşırken sadece can sıkıntısından kafama bir süredir takılan şüphecilik düşüncesi üzerine birkaç şey söylenip durdum. Şimdi de yazıya dökmek istedim. Bu sıkıcı giriş faslını daha fazla uzatmayıp, biraz şüphecilikten bahsedip daha sonrada kendi söylemimi paylaşacağım.

 

Nigel Warburton [i] son zamanlarda rastladığım bir yazar ve belki biraz popüler kültür kokuları gelse de  felsefe ile uğraşmak isteyen herkese rehber kitaplar hazırlamış bir çağımız filozofu. Okuduğum kitapları bende yeni ufuklar açmıyor değil. Bu ufuklardan biri de şüphecilik üzerine bilgi vermek üzere yazdığı birkaç yazı. Her neyse, sonuç olarak ben felsefe denen şeyi, bir gerçeklik arayışı, insanın kendi zekası üzerinden soyutlamalara dayanıp bir anlam arayışı üzerine kurulan düşünce disiplinleri olduğunu düşünüyorum.

 

 

Bu anlam arayışı içerisinde şüphecilik, bir noktada yıkılamaz bir dayanak noktası sunuyor o da, Descartes’in meşhur söylemi Cogito ergo sum. Öyle ki bu söylemin temel olarak göstermek istediği şey, eğer düşünebiliyorsak dolayısı ile varlığımızda ispatlanmış olur. Bu nokta en azından varlığımızdan şüphe etmemizi sonlandırır. Bu basit ama sarsılmaz nokta, şüphecilikle birlikte daha da derinleşerek, 18.yy’da bir başka yorumla zenginleştiriliyor ve deniyor ki, eğer bir beynimiz varsa bunun gerçekten kafamızın içinde olup olmadığını bilemeyiz, gördüklerimize inanamayız, lakin belki de beynimiz, bir kavanozun içinde bir şekil sıvıya batırılmış ve algıladığımız her şey beynimizin kıvrımlarında gerçekleşiyor olabilir.

 

Bu sabah uyandığımda kafamı kurcalayan şey ise, bunun bir saçmalık olduğu idi. Gerçeklik andan ibarettir. Bir insan için gerçeklik, bulunduğu t anında hissettiği, gördüğü, dokunduğu her ne ise odur. Yani gerçeklik t’dir. Kişi, bu gerçekliği bir felsefi arayış içinde düşünmeye başladığında şüphecilik gibi saçma sapan teoriler ile kendini tuzağa düşürür. Oysa gerçeklik burnumuzun dibinde, bu kadar basit iken, bunu algılama çabası içerisinde doğal olarak soyutlamaya ve anlam yüklemeye başlayan akıl, saçmalamaya başlayacaktır. Örneğin, daha da ileri giden bir başka düşünceye göre, gözlerimizi kapattığımızda ya da bir noktaya bakmadığımızda aslında hiçbir şeyin gerçekten olmadığı, ancak biz kafamızı çevirdiğimizde oluştuklarını, ve hatta diğer insanlar ve canlıların bile kendi zihnimizin yarattığı illüzyondan başka bir şey olmadığını söyler [1].

 

Peki o zaman, eğer bütün bu gördüklerini kişi kendisi yaratıyorsa, kişiyi de yaratan başka biri olmalı, bir başkasının aklına gelmeli ki var olsun. O yüzden görüldüğü üzere insan zekasının soyut düşünce ile fantastik şekilde var olma amacı bazı noktalarda saçmalamaktan ve paradokstan öteye gidemez.

 

Bu yüzden, bu saçmalama noktasına gelmemek için, aslında gerçeklik üzerine varılan en temel durum; kişi t anında ne yaşıyorsa, gerçek odur. Bu gerçekliği derinleştirmeye çalışıp, siz isterseniz tanrı ile, ister şüphe duyarak, ister tüme vararak anlama çabası soyut zekanın fantastik kurgularıdır. Temel olarak savım şüpheciliğin saçma olduğunu gösterme çabası değildir, aksine şüphecilik, gerçeğin küçük ölçeklerinde var olabilir. İnsan zekası, alışkanlık kazanan ve kazandığı bu alışkanlığı yadsımayan bir yapıya sahip. Örneğin, 20 yıl öncesinde tıbben imkansız ve insan aklının alamayacağı şeyler, günümüzde teknoloji ile beraber sıradan, olabilir hale geldi. Beyin sinyalleri ile bir şeyi hareket ettirmek, bir çip ile felçli bir fareyi iyileştirmek gibi akıl almaz gelişmeler, akla yatkın ve yadsınır hale geldiğine göre, ki bu bilinmeyeni bilgin hale getirmektir, insan anlayamadığı boyutlar için de varsayımlar üreterek, gözlemleyemediği şeylere felsefe ile varmaya çalıştığından, bu noktada bazı düşünceler kendisini sadece kandırmaktan başka bir işe yaramaz. İşin vahimi buna da körü körüne inanabilir.

 

 

Şöyle bir toparlarsak, insan; bilinmezlik denizlerinde, soyut düşünce ile bir sürü kavram üretebilmiş, bunlara ister at gözlüğü ile, ister tercihle, ister mantık ile inanmış, inanan ve bundan şüphe etmeyen bir zihne sahip. Oysa gerçek olanı, kişinin yaşadığı o t anına indirgeyebilir ve aslında aranan şeyin bu kadar basit olduğunu kavrayabilirsek, bazı saçma düşünce yüklerine de cevap vermiş oluruz. Bu, farkındalık yolunda da kişiyi geliştirebilir.

 

Elimizde tutuğumuz elmanın gerçekliğinden şüphe etmek bana pek anlamlı gelmiyor. Bu tip bir şüphecilik zekanın soyutlama ve açıklama oyunlarından, ayrıca saçma fantastik ürünlerinden başka bir şey olamaz. İnsan zekası, erken dönemde fikir sahibi olmaksızın somut gerçeklikleri bir çırpıda görebiliyor iken, olgun dönemlerinde ise binlerce kavram ve fikir içinde gerçeklikten ve özünden uzaklaşıyor. Gerçekler için varsayımlarda bulunamazsınız.

 

[1] İdealizm ve Solipsizm

[i] Nigel Warburton – Felsefeye Giriş (2016),Alfa yayınları

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.