Mektup Öyküleri – IV

Mektup Öyküleri - IV

Kuzen,

 

Sonunda Selim Işık ile tanıştık. Bu mektubu yazmak için bir kaç ay beklemek istedim. Buna rağmen neler yazacağımı planlamadım. Belki biraz Selim’den, Turgut’tan, günlük boktanlığımızdan, ve diğerlerinden, ve de ötekilerden bahsederim. Göreceğiz.

Açıkça Selim’in dramatik düşüşünü çocukluğumuza benzettim kuzen. Hatırlar mısın bilmem, babaannemizin o kocaman bahçesinde, elma ağaçlarının dibine uzanır, bahar rüzgarlarının, ve onu takiben şakıyan kuşların yapraklar üzerinde ki hışırtışarını dinler, çakmak taşlarını birbirine sürterek çıkan kıvılcımlarla oynar, bu taşlardan çıkan kıvılcıma büyülenmiş şekilde bakar, fizik yasalarından habersiz yorumlar yapardık.

Sonra araya zaman girdi kuzen. Önce elma ağaçlarını yıktılar. Sonra dut, sonra çiçekleri ezdiler, yol yaptılar, medeniyet geçirdiler anılarımızın içinden. O medeniyet sadece anılarımızın üzerinden geçmedi, bize mesafe de koydu, sen yolun diğer yarısında, biz öte yanında kaldık neler döndüğünü bilmeden etmeden.

Açıkçası o vakitler biz de Selim gibiymişiz. Lakin onun yaşamının sonları ise pek sıkıcı. Bu konuya belki sonra değiniriz.

Günlük hayatımızın monotonluğu, kalabalık metro durakları, beton makinaları, moloz kamyonları, kaldırımlara park etmiş arabaların küstahlığı içinde geçip gidiyor. “Ben sizlerden değilim” diye bağıran o ses, sus pus, yeni haline alışmış anlaşılan. Yaşamakla, yaşamamak arasında hiç bir fark göremiyorum. Sanırım gerçek olan şey tam da bu nokta oluyor. Dolayısı ile gerçeği buldum diyebiliriz kuzen. Ne yapıp edip bu noktaya varıyorum. Her olasılık, her deney, her yanlış veya doğru bu nokta da birleşiyor. Dolayısı ise sahtekarlık yapıp kocaman bir kahkaha patlatmak istesem de, siktir et diyorum.

Sanırım Zweig’i anlamaya başlıyorum kuzen. Neden sabırsız davrandığını görmeye başlıyorum. Bizim durum ise ondan daha vahim. Bu da başka bir gerçek. Şu, bakış açısı değiştirme zırvalıkları da sonuç olarak aynı yere varıyor. İnsan dünyayı nasıl algılamak istiyorsa öyle imiş falan filan. Ne banel, ne sıradan bir düşünce. Hiç bir şey kazandırmıyor.

Dikkatlice bakınca insanların fikir üretmeden önce, dogmalara sarılmış kalıplarla konuşmaları gözüme batmaya başladı. Bir iki roman okuduktan sonra tarih bildiğini sanan, oradan buradan alelade bilgiyle konup, bunları empoze etmeye çalışan bir sürü ahmakla muhattap oluyorum. Peki kuzen, ya ben neyim ? Al sana bir paradoks. Ben zır cahilim kuzen. Hiç bir şeyden anlamıyor ve bilmiyorum. Ve bu kafi. Tıpkı bizim katip gibi, konuşmamayı tercih ediyorum kuzen. Bu pislikten iğreniyorum. Bazan öyle öfkeleniyorum ki, ah ! Neyse bu bahsi kapatalım.

Uzun zamandır da yazmıyorum. Anlatacak bir öyküm yok. Zaten kimse de okumuyor. Bazan ileride kullanırım diye roman karakterleri arıyorum, onları şekillendiriyorum ama sonra unutuluyor hepsi. Hiç biriyle tanışmadan etmeden öylece bırakıyorum. Verebilecek hiç bir şeyim yok yaşama karşı. Arada bir şiir okuyorum Nazım’dan. Ne şair değil mi ama ?

Belki içinde bulunduğumuz duruma “disconnectus erectus syndrome” demeliyiz. ….bilmiyorum. Ama bu herne ise, kapılıp gitmemek gerek. Gidersek dönmeyeceğiz.

Kimsenin okumadığı bir yazı olur mu kuzen ? Kimsenin bakmadığı, göz bile gezdirmediği, hiç haberi olmadığı bir yazı olur mu ? Ben bu yazıların sahibiyim. Gel, gülelim şimdi. Biraz daha gülelim, ağzımızı kocaman yaya yaya, dişlerimizi göstere göstere, kocaman, kahkaha patlatalım şimdi, tıpkı o elma ağaçlarının altında, rüzgarlar saçlarımıza üflercesine, mutluluktan geberip gidercesine, boktan yaşamımız, dünyanın boktan düzenenine, savaşlara, aptal politikacılara, sınırlara, medeniyete, modern şaklabanlara, bizi aptal sananlara, küstahlara, şeytanlara, kötülere gel kocaman ama kocaman gülelim kuzen.

 

Siz hepiniz bir hiçsiniz diyelim, gür sesimizle bağıralım ve gülelim.