Linç, Hukuk, Adalet Üzerine

Bu yazıyı yazmama neden olan şey; içinde yaşadığımız toplumun, uzunca bir süredir (tarihsel kronolojiden bahsetmiyorum), karşılaştığı ve beğenmediği, karşı ve ayıp gördüğü olayların taraflarına karşı; kendince adalet duyguları, yargılarıyla sadece nefret üretmesi ve bunun üzerine beni düşündürmesidir.

Linç

En yakın örneklerden biri olarak, havalimanında yaşanan bir tartışmada, taraflardan birinin diğerine hakaret etmesi ve bu görüntülerin sosyal medya üzerinden yayılıp, hakaret eden kişi alehinde gelişen olayları gösterebiliriz. Ben şahsen bu olayın olduğundan bile haberdar değilken, iş arkadaşlarım ile açılan bir sohbette rast geldim. Tabi bunun üzerine grubumuzdaki insanların konu ile ilgili yorumları da alındı. Tartışma esnasında içimizden bir kişi, bu tip davranışlarda bulunan kişilerin toplumda ifşa olmasını, en ağır cezayı almalarını, iş bile verilmemesini vb. düşüncelerini sıraladı. Zaten böyle davranan insanlar okumuş, çalıştığı yerlerde en iyi pozisyonlarda çalışan bu insanların egoları şişmiş ve karşısındakileri de ezebilecek konuma gelmiş.

Bu gibi söylemler sadece içinde bulunduğum grupta değil, sosyal medyada da tabi, belki de daha ağır biçimde tepki almış. Olayı gören herkes hemen hemen o davranışları sergilemiş kişiye aynı ithamlarda bulunmuş ve nefret ile temennilerini sunmuş.

Tabi birde, geçtiğimiz haftada yaşanan bir başka linç girişimine fiziksel olarak tanık olduk. Bu da hemen hemen ayı sebeplerden kaynaklanan ve siyasi sorumlulukları olan bir başka olaydı. Öyle ki, yaşamak istemediğimiz sonuçları bile olabilecek bir başka Madımak olayı yaşanabilirdi.

Hukuk

Bu gibi tepkiler yani beğenmediği, ayıpladığı, kendisi gibi görmediği her şeye nefret kusan ve içten içe ortadan kaldırılması gerektiğini düşünen bir toplum içerisinde kimsenin hukuk denen şeyi aklına bile getirmemesi bana enteresan geliyor.

Bahsi geçen olaylarda kimseden ya da hiçbir yorumda, işin hukuk‘a bırakılmasını işaret eden bir söylemle karşılaşmadım. Madem ortada saldıran ve haksızlığa uğrayan bir taraf var, Hukuk’a başvurulur, yargıç kararını verir, ceza varsa kesilir ve ceza alan taraf zaten bunu adli sicilinde bir ömür boyu taşır. Ve ayrıca tüm bunlardan bize ne ?

Dolayısı ile birbirini körükleyen nefret söylemleri, gün gelip somut hale dönüştüğünde, yani herkes kendi hukukunu uyguladığında, ortada yaşama dair hiç bir şey kalmaz.

Bu gibi olaylar bana, insanların hukuk denen şeyi unuttuğunu, inanmadığını, bilmediğini, herkesin bir başkası hakkında dilediğince yazabildiğini, konuşabildiğini, hakaret edebildiğini ve bunları iç güdüsel bir tepki olarak yansıttığını açıkça gösteriyor. Dolayısı ile toplum aslında daha da tehlikeli ve tüm melekelerini kaybetmiş bir şekilde, sosyal medyadan ya da televizyondan yansıtılmış herhangi bir olayı ölçüp biçmeden, yorumlamadan sadece iç güdüsel bir saldırı durumunda. Çünkü yapabildikleri tek şey budur.

Hukuk ve Adalet konusunda herhangi bir şey yazmayacağım. Benim haddime değil. Biraz antik yunan, roma hukuku, evrensel insan hakları bildirisi ve anayasamızı okuyabilirsiniz.

Beni düşündüren şey ise, bu gibi ağır tepkileri olan yani karşısındakinin yaşama hakkını bile gasp etme özgürlüğünü taşıdığını sanan zihniyetin varlığıdır. Bu gibi söylemlerin ve toplumun normalleşmesi denen şeyin doğru bir Hukuk ile sağlanabileceğini düşünüyorum. Aksi halde hali hazırda olduğu gibi herkes kendi hukukunu sağlamaya kalkıp, kendi mahkemelerinin, kendi savcıları olma hadsizliğinde bulunur.

Birey olarak, kimsenin hukuku hatırlatmaması, aklına bile gelmemesini görmek vahimdir. Doğru işlemeyen ve sadece güçlüden yana olan hukuk, adaleti de öldürür yada anlamını boşaltır. Böylece insanlar yavaş yavaş, tıpkı bugün olduğu gibi, Hukuk ve Adalet denen şeyin bugünkü göreceliğini kabul eder ve gerçek Hukuk ve Adalet kavramlarının yerini bu içi boşaltılmış yeni kavramlar alır.

Yıllardır, teknoloji ile beraber gelen hızlanma, insanların gerçek ile olan ilişkilerini değiştirirken, bu ilişkiler sonucu saygı, yaşam, ahlak, empati vb insana ve yaşama dair bütün kavramların içeriği boşaltıldı yüzeyselleştirildi ve insanlar bu içi boşaltılmış kavramları kendi gerçeklikleri olarak kabul ettiler. Dolayısı ile aslında bireyin yaşamı, kocaman bir “-mış” gibi olmaya başladı. Başını, sosyal medyadan, televizyondan, bilginin geldiği herhangi bir platformdan kaldıramayan birey, aslında bir an için durup, kendi hayatına yönelemedi ve yukarıda bahsettiğim kavramlar hiçbir zaman oturmadı, tartışılmadı, anlaşılmadı. Ne okullarda, ne çevrelerinde, ne de sanal ortamda her şeye bakan ama görmeyen yığınlar oluştu. Toplumlar ve hali hazırda bireyler, bu değerlerini kaybederken, kendilerini de unuttular.

Sonuç olarak aslında sadece Linç meselesi değil, bir sevinme anında yada kutlamalarda da, toplumlar ve içindeki bireyler neyi neden yaptıklarını bilemez halde ve abartılı davranışlar sergilemektedirler.

Sonrası ne olur bilinmez demek isterim tabi, ama bu gerçekçi bir değerlendirme olmayabilir. Birey, biraz olsun elindeki araçları bir kenara bırakıp, toplumda ve dünyada neler olduğuna bir bakmalı, öz eleştirisini getirmeli ve savunduğu kavramların içeriğini biraz daha düşünmelidir.

Aksi halde, zulüm, zaten zulmü getirir.

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.