Kule 21

Kule 21

Tam uykuya dalmışım, uzak şehrin derinliklerinden tanıdık bir ses işitmeye başladım. İş makinaları uzak bir yerlerde bir şeyleri yıkıp deliyordu. Aman tanrım !

***

Saat üçe yirmi var. Koğuşta, silahçının belli periyotlarda kapatıp açtığı, paslı, demir parmaklı kapıların çıkardığı gıcırtılarından ve peşinden gelen sessizlikten başka bir şey işitilmiyor. Derinliği kapkaranlık bir sessizlikten bahsediyorum dostum. Sen huzurlu yatağında salya sümük uyurken, koğuşların derin sessizliklerinde delirecek gibi olur insan. Orada zaman kimisi için ya yoktur, ya da ağır akar ama asla hızlanmaz. İster asker koğuşu, ister mapushane olsun fark etmez. Sanki kocaman bir canavar yatar o sinsi sessizliklerde ve gelip seni almalarını beklersin.

İşte şimdi, o hantal, ve sanki zorla yaşıyormuş gibi hareket eden koğuşçunun ayak seslerini duyuyorum. Ayaklarını sürte sürte yaklaşıyor. Aramızda otuz metre var yada yok. Pis bir koku var bizim odada, on metrekare içinde altı kişiyiz. Soğuktan camda açılmaz. Osuruk, ayak kokusu, bol karbondioksit içinde bekliyorum.  Yirmi metre var nefes almama. Kasaturamı palaskama astım. Nöbetçi yaklaşmakta, on metre daha kaldı. Kışlık maskemi boynuma geçirdim. Uyuyan diğerlerinin sefilliklerine, sefilliğimize baktım. Kapı açıldı;

– Abi hadi üç nöbeti.

Bak işte, üç nöbeti diye hatırlatıyor dingil. Sanki başka bir saatin nöbeti için hazırlanmışım. Kimse gördüklerini algılamıyor.

Silahlığa geldiğimde, yarı uykulu silah nöbetçisine kartımı uzatıyorum karşılığında 4250 gramlık demiri veriyor bana. Uykuya direnen, teslim olan, sıkıla sıkıla hazırlanan, huzuru kaçırılmış diğer nöbetçileri bekliyorum. Bu sessizlik dayanılmaz, dışarda kar var. Kar çok daha iyidir benim için. Bu boğucu sessizlikten kurtulup bir an önce dışardaki durumu öğrenmek için kapıyı açıyorum. Bilirsin, gece yağan kar her yeri aydınlatır. Beyaz bir huzur bahçesi var karşımda. Burnumu uzatıyorum. Diğerleri arkamdan yavaş yavaş takip ediyorlar adımlarımı, beyaz sessizliğin içine gömülüyoruz.

***

Her kulede iki asker. Biri komutan diğeri er. Şans o ya bugün Kule 21’deyim. Bu kuleye yapılan yolculuklar uzun olur. Hele böyle kar yağıyorsa yol çekilmez. Üçe beş var ve bizi hızlıca yürütüyor öndeki pezevenk. Devrelerine yardakçılık yapacak onlara kıyak geçecek ya, bizim kıymetimiz yok tabi. Bizim nöbet değişimlerimizde en az yirmi dakika takar götveren. Tüm bunlardan nefret ediyorum.

İnsan denen sefil yaratığın hangi koşullarda nasıl değiştiğine, duyularını ve duygularını bulunduğu duruma nasıl adapte ettiğini bir görsen. Koku ve ses algılarını evrimleşen diğer nöbetçiler, böyle beyaz sessizlik zamanlarında varlığımızı daha yüz metreden fark eder, biz varmadan önce nöbet yerini bırakır, bir an önce yatağına kavuşmak için nizamiye kapısına doğru fırlar.

Kule yolculuklarında zamanın nasıl geçeceğini planlamaya başlarsın. Giydiğin uniforma ve çelik yelek dışında bir de uykusuzluğun ağırlığı vardır üzerinde. Yürüdükçe, yüzüne kar düştükçe gözler hariç her yerin biraz daha açılır, biraz daha hassaslaşırsın. Elindeki demir, dakikalar geçtikçe daha da ağırlaşacak, daha da soğuyacak.

Kule 21, diğer kulelere nazaran bir tepenin üstünde yer alır, iki katlıdır. Zifiri karanlıkta vardığımızda soğuktan kaçmak için biz iki nöbetçi üst kata çıkıp, önce telsizi sonra telefonu kontrol eder kapıyı kapatırız. Yanımdaki uykusuz;

– Abey ben 1 saat uyuyayım sonra sen uyursun. Jip gelirse haber edersin ha.

-Tamam amk. Zıbar.

Hiç şaşmaz bu kule 21’in üç beş nöbet rutini. Bizimki zıbardı. Ben karanlığa doğru bakıyorum. Çok uzaklardan boğuk bir ses işitiliyor, makinalar toprağı deliyor. TAK TAK TAK !

Bu boğuk sesler arasında hayallere, geçmişe, şimdiki zaman dışında herhangi bir zamana ışınlanıyorum. Geçmiş, gelecek, her yerdeyim. . Tanıdıklarıma, özlediklerime kavuşuyorum. Ama uzaklarda bir yerlerde sürekli burada olduğumu hatırladan bir ses işitiliyor. TAK TAK TAK !

O boğuk seslere bir başka gürültü karışıyor. Uzaklarda sanki gök gürlüyor. Hemen yola bakıyorum. Beyazların içinde, sis perdesi arasında iki ışık hüzmesi yavaş yavaş büyüyerek bu yana geliyor.

– KALK ulan göt !. Jip geliyor.

Hemen ayağa kalkarlar aşağı iner çapraz duruşa geçer garibim. Canavar, 100 metre ötemizde bulunan 19. Kulede yoklamasını alıyor. Bekliyoruz. Ağır ağır homurdana homurdana yanaşıyor önümüze doğru. Bizim garip koştura koştura canavara yaklaşıyor sonra kuleye dönerek dışarı çıkmam için bana el kol haraketi yapıyor. Mınakoduğum komutanı görecek yaşıyor muyum diye ve çıkıyorum. Mühürü getiriyor bizimki, basıyorum, tekrar koşturuyor garibim. Canavar geldiği gibi homurdana homurdana kayboluyor beyaz sisin içinde. Garibimin uykusu açıldı tabi yukarı çıkıyor, kapıyı kapıyoruz. Bu sefer ben çömeliyorum. Ama uyku yok. Hayaller var, yüzler var, kadınlar var. Güzel kadınlar, gülen kadınlar, hayat veren kadınlar. Gülümsüyorum.

Malum kış olduğundan öyle hemen şafak sökmüyor. Ama sabah ayazı kapalı kapılar ardında bile hissedilir. O vakitler, o gülen kadınlar gitmeye başlar, hayaller görünmez olur. Artık senden sonraki nöbetçilerin ayak seslerini duymak için kulak kesilirsin. Gelmiyorlar. Hala yoklar. Ayaz daha da bastırıyor ve elimdeki demir, eldivenlerime yapışmaya başlıyor. Bizim garip aşağı iniyor. Eğer bir hareketlilik duyarsa koştura koştura gidecek. Beşe beş var. Hala kimse yok. Ayaz var. Derin bir soluk alıyorum. Soğuğu ciğerlerime kadar çekiyorum. O tatlı beyaz soğuk. O uzaktan gelen boğuk seste sustu.

***

Beş buçuk. Silahımı az önce teslim ettim. Burnum ve yanaklarım kıpkırmızı. Biraz kar ile ovaladım elimi yüzümü. Yedide kalk var. Palaskamı ve montu çıkarıp ranzamın yanına asıyorum. Yatağıma geri dönüyorum. Önümüzdeki bir saat, güzel hayaller için çok büyük zaman.