İş ve Öteki şeyler

iş ve öteki şeyler
iş ve öteki şeyler

Hayat akıyor. Ne olduğumuzu düşünürsek düşünelim, ne düşündüğümüzün, neler yaptığımızın bir önemi olmadan, kendi hayatımızın da içine dahil olduğu koca, bütün bir hayat akıp gidiyor. İnsanlığın geldiği bu noktada, kendi ufak dünyalarımızı belli bir seviyede tutmak veya onu yükseltmek gibi misyonlarımız olduğundan çalışmak, çalışmak ve çalışmak zorundayız. Her ne yapıyor isek çalışmalarımız sonucunda bir faydaya, bir anlama, bir noktaya varıyoruz.

Tabi hayatımızın bir faydaya dönüşmesi için, çevre, büyüdüğümüz coğrafyanın verimliliği, başka bir sürü etkileşimlerin bize olan etkileri bu dönüşümün gidişatını da değiştirebiliyor. Ya çok verimsiz topraklarda bir sürü zihin çürüyüp gidiyor, ya da bir yerlerde istisnalar fışkırıyor ve bunlar da başka verimli topraklara göç ediyor.

Bu bağlamda profesyonel iş yaşamı diye uydurulan kapitalist düzende var olmak, bunun savaşını vermek, gözlemlemelerim üzerine bir şeyler karalamaya çalışacağım.

Ben İstanbul doğumluyum. Doğduğum yıl nüfus 5.475.982. Aradan 31 yıl geçti ve şu an ki nüfus 15 milyon civarlarında, günlük giriş çıkışlar ile bu sayı artı eksi 5 milyon oynuyordur. İstanbul nüfusunun %56’sı çalışma günlerinde sabah ve akşam olmak üzere büyük yollar kat ederek bir yerlerden bir yerlere gitmeye çalışıyor. Günde en az üç saatini yollarda harcayan  insanlar, ayda 23 iş günü gibi bir süre olsa, hayatlarının en az 69 saati yollarda harcıyor.

Gelelim işsizlik, iş aramak, iş görüşmeleri gibi durum değerlendirmelerine. Mart aynının sonlarına doğru yaklaşık bir yıl süren aradan sonra günümüzde, sözde teknolojinin geliştirildiği ülkemizin en donanımlı teknoparklarından birinde start-up şirketine siz isterseniz kıdemli, ben kıdemsiz diyeyim, yazılım uzmanı olarak işe başladım. Dayanmam 2 ayımı aldı ve Mayıs başında ayrıldım. Bakalım neden böyle olmuş.

 

 

İş hayatı

 

Ben şu “profesyonel kariyerime” 2004 yılında stajyer olarak büyük bir medya şirketinde başladım. Hırslıydım, çalışmayı seviyordum, gençtim, yaptığım şeylerin insanlara faydasının olduğunu görüyor, problem çözme becerilerimin gerçekte bir karşılığı olduğunu görmek egomu okşuyordu. Çalıştığımız ortam rahat, arkadaşlıklarımız güzel, paylaşan, öğreten bir ekip ile rutin teknik işlerimizi yapıyorduk. Staj sonrası 4 yıl kadar daha kaldım ve hatırlıyorum ki çok komik rakamlara, tabiri caiz ise çiklet parasına, ömrümü günde 2 saat yolda harcıyor, okulumu boşluyordum. Burada motivasyonumu sağlayan asla para değil tamamen, öğrenmekti. 4 yılın sonunda eğer diploma sahibi olmaz isem hiçbir kariyer olanağımın olmadığını gördüm. Nice mühendislerden teknik konuda çok daha iyi olan yazılımcıların, ki mühendislik ile teknisyenlik kıyaslamasını başka bir zaman yaparız, diploma sorunlarından dolayı ilerleyemediklerini gördüm. Öte yandan enteresan bir şekilde, Boğaziçi felsefe mezunu bir abimizin, veri tabanı yöneticiliği yaptığını, elektrik elektronik bölümlerinden mezun olmuş çoğu kişinin hem yazılım hem tasarım aşamalarında çalıştığını da gördüm. Ne ironik değil mi ?

Gördüklerim arasında, servisleriyle işe gelen 9:00 – 18:00 mesai yapan insanların bir çoğunun, önce kahvaltı açılışı sonra öğlene kadar boş boş konuşmalarını, internette mavi bluz mu olsa, yeşil mi olsa diye bütün gün morali bozulanları, eteği üç santim aşağımı yoksa yukarımı alsak diye dert edinenleri, bir birlerine kur yapanları  ve en sonunda 18:00’i 1 dakika geçirmeden servislerine binen insancıkları da gördük. Sizce bu insanlar ne yapıyor ? Neydi amaç ? Bunu size bırakıyorum.

Okul bitti, mezun oldum, askerlik filan derken, tekrardan yetiştiğim yuvama geri döndüm. Artık mühendistim ve bize verilen sorumluluklar üzerinde ufak ekibimiz elinden geleni yapıyordu. Bizim 9 – 18’lerimiz yoktu. Hırslıydım, yeni teknolojiler öğreniyor, yazılımla biraz daha çok uğraşıyor, öfkeleniyor, çatışıyor, daha da hırslanıyordum. Yalnız bu ortamda dikkatimden kaçmayan bir şey vardı, o da benim kim olduğumun, ne eğitim aldığımın, neler yapabileceğimin bir önemi olmamasıydı. Tepeden bir komut gelir yaparız, tepeden kararlar alınır uygularız, şu günde bitecek denir bitiririz. Ay sonunda kirayı bile ödemeyeceğiniz bir maaşla yeltenip, tüm sorgulama yetinizin elinizden alınmasını, başkalarının egolarının yarışmalarını, ben biliyorum sen sus tarzında angarya iş çıkarılmasını iki yıl boyunca izledim durdum. Ve benim bir yerimin olmadığını anladığım gün ayrıldım.

Tabi hali hazırda büyük bir şirketten ayrılmışım, özgeçmişimizde durması bile bir sürü görüşme yapmama yetti. (Ne kadar aptalca !) Sonrasında lojistik işleri yapan bir teknopark firmasının AR-GE departmanına yazılımcı uzmanı olarak alındım. Biraz iş görüşmesinden bahsetmek isterim.

Karşıma üç kişi gelmişti, birisi benden bir iki yaş ufak yeni mezun sayılan ama zeki, matematiği benden daha kuvvetli bir takım lideri, bir diğeri bu ar-ge ekibinin başında olan aslında okuduğu bölümle hiç alakası olmayan bir proje yöneticisi ve bir diğeri de benden yaşça büyük ama iyi bir yazılımcıydı. Bilgimi ve tecrübelerimi, hayat görüşümü asla sorgulamayan, benim hakkında hiçbir fikir sahibi olamayacakları akıl fukarası insan kaynakları sorularından sonra işe alındım.

Burası aslında ufak bir patron şirketiydi. Patron merkez ofisten gelir, yoklama çeker, girişlerde ve çıkışlarda parmak izlerimiz alınır, yemek molamız 1 saati geçemezdi. İş 9 da başlar 18’de biterdi. Tabi bu mesai saatleri nedense deneme süresinden sonra artmaya başladı. Kafanız attığında ya da biraz mola vermek istediğinizde ofisin içinde dolandığınız alanda ufak bir masada verimli olmaya çalışıyorduk.

Benim karakterim kafa eğmeye, en aptal en gereksiz şeylere kafa sallayıp kabul etmeye, birisinin arkasından eh hallederiz sonrasında demeye, kavga etmeye müsait değil. Türkiye de üretim araçlarını ellerinde tutan para babalarının, “para bende, iki üç mühendis ile milyon dolarlık proje yaparım bir ayda da multimilyarder olurum” hayalleri var. Evet iki üç sağlam mühendis, güzel bir ekip ve doğru yönetim ile belki başarabilirsin. Ama sabır bunun neresinde kimse görmüyor. İçine dahil olduğum her projenin, plansızlıktan, sözde mühendislerin yaparız ederiz bakış tarzından, danışılan kişinin yetersizliğinden, eski anlayışlardan, bir sorunun ne olduğunu anlamadan etmeden düşünmeden tartışmadan hareket edildiği için battığını gördüm. Bütün bu bilinmezlik bulutu insanlar arasında ego savaşlarına dönüyor, ekip içi huzur bozluyor ve dağılım başlıyor. Bu konu üzerinde Richard Sennett’ın güzel tespitleri var. Yeni kapitalizmin karakterlerimiz üzerinde ki etkilerini, şirket yapılarının işlerimizi ne hale getirdiği, dinamizm, esneklik  denen  bu gerzek durumun alt yapısını anlattığı bir kitabı var [i]. Okuyun derim.

Lojistik firmasından ayrıldıktan kısa bir dönem sonra bir enerji danışmanlık firmasında kıdemli yazılım uzmanı olarak görev aldım. Çalıştığım diğer ekiplere göre daha büyük, daha sevecen, ofis ortamının dar ama nispeten daha iyi olduğu bir alandaydım. İş görüşmem oldukça hızlı ve sonuç odaklı geçmiş olup, hiçbir insan kaynakları soruları sorulmadı, projenin ne olduğu, ne yapacağımızı, benim daha önce neler, hangi teknolojiler kullandığım gibi kısa ve anlaşılır şeyler üzerinde konuştuk. Görüşmeden kısa bir süre sonra da başladım.

Burada patronlarımın hem genç, hem enerjik, tüm hayatları kurdukları bu şirket olan, aldıkları projenin bitmesi için çaba harcayan görüntüleri vardı. Beni işe alan ve ürün mimarımız, büyük bir bilgiye sahip, bize mentorluk eden, hiçbir zaman kızmayan, kızsa bile üzerinde durmayan, yapıcı, en az patronlar kadar gecesi gündüzü olmayan bir kişiydi. Burada yaklaşık 11 ay gibi bir süre çalıştım. Teknik anlamda çok şey öğrendim. Lakin buradan ayrılış nedenim de yukarıda saydığım sebeplerdi.

 

 

İşsizlik ve İş görüşmeleri

 

Öfkeliydim, her şeye karşı öfke besliyordum. Artık mücadele etmekten, her yerde aynı teraneyi dinlemekten bıkmıştım. Aslında kimsenin gerçek anlamda iş ile ilgisinin olmadığı, ben öyle istedim, öyle olacak dendiği, mühendislerin, mühendis kimliklerini bir türlü oturtamadığı, planlamadan, yönetimden, yazılımdan zerre haberi olmayan insanların bir şekilde bir birine girdiğini, insan kaynaklarının keyfine göre adam seçtiğini, size sorulan soruların sizi tanımanın aksine sizi kötüleyen, gereksinime göre bilgisiz olduğunuzu yüzünüze vurarak fiyat kırmaya çalışan politikaları gördüm.

Yaşamınızda geldiğiniz bir yolun, sadece sizin iradenizle değil, akşam iyi uyumamış, sevdiği ile kavga etmiş, yada o gün sadece kafası bozuk olduğundan herkese laf gömen biri tarafından da şekillendiğini gördüm.

Bazı firmaların, kurumsallıktan bahsettiğini, ama bu kurumsallığın ‘k’ sinden bile anlamadığı, işine geldiğinde ek mesai için size mobbing yapan, işine gelmediğinde de sizi gözleriyle takip eden ve laf sokmaya çalışan patronların cirit attığı, bir şekilde sadece kendi işine bakıp parasının derdine düşmüş insanların sürekli ezilmeye çalışıldığı, vasıflı insanlara tecrübesi ne olursa olsun vasıfsızmış gibi davranılması, diğerleri ile aynı kefeye konulması, ben bu işi yıllardır yapıyorum deyip kurduğu sistemlerin çarpıklığını, sorumlusu sizmiş gibi davranan insanları görüyorsunuz işte. Bütün sektörler için denktir bu söylediklerim.

Bu memlekette en büyük sorunlardan birisi, kimsenin kendi mezun olduğu branşta çalışmamasıdır. Herkes zoraki, ve oradan oraya ayda 69 saat harcayan insancıklardan başka bir şey değil. Kendi branşlarında uzmanlaşmış insanların yada bir şekilde kendi şirketlerini kurmuş insanların, bilgi veya ego zehirlenmesi yaşadığını sanıyorum.

İnsan kaynaklarındaki hanımların veya beylerin beğenisine, zekası beş para etmez sorulara maruz kaldığınız ve bunlara verecek aptal cevaplar bulamadığınız için işe alınmadığınız bir mekanizma var. Yıllarca matematik, fizik okuyup, bir disiplin edinmiş insanlara böyle davranılması, bu insanların zekasına, onura, geldiklerini noktaya hakarettir. Lakin bu noktaya gelmesinde mühendislerin de, bu kavramı bir türlü oturtamadıklarından dolayı suçu vardır.

İşsiz ve uzun süre çalışmamışsanız, size küçümseyen gözlerle bakan, sıfatlarını bile dolduramadıkları o koltuklarda oturanların sizin hayatınızı değerlendirdiği bir yerdesiniz. Kendi işlerine, tıpkı onların yaptığı gibi tüm hayatınızı adamanızı, başka hiçbir şey yapmamanızı bekleyen bir zihniyet türedi.

Tabi saydığım tüm bu şeyler, bir görecedir. Bunları bir gerçeğe bağlayamayız. Bütün bu yazdıklarım içerisinde kimseyi ne yargılıyorum ne de eleştiriyorum. Her şey izafi ve bizi tembellikle suçlayacak bir sürü öğe var. Öte yandan içinde ki potansiyeli ve tıpkı benim gibi düşüncelerine, fikirlerine, kendi kendine suikast yapan kişiler de var. En verimli yaşlarımızı böylesine bir mücadele içinde boynumuzu eğmeden sürdürmenin cevabını alıyoruz. Harcanıyoruz. Hem kendimizi harcıyor, hem de harcanıyoruz. Bunu anlamak için bir bilinç gereklidir. Ama paraya tapılan bir düzende kimseye ne metod öğretebilir ne bunun mücadelesini verebilirsiniz. Bu sırf bu ülkede değil, diğer bütün ülkelerde, gerek daha az gerek daha çok yaşanan bir durum.

İşte size insanlığın, böylesine bir düzende insan yaşamını getirdiği nokta ve hayat akıp gidiyor.

 

[i] Richard Sennett, Karakter Aşınması (2013) , Ayrıntı yayınları

One Reply to “İş ve Öteki şeyler”

  1. Karakterli olup, geçmişten ders çıkarmak önemli olan.

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.