Duvar

Duvar

Herkes kendi yaşamının anlatılabilecek birçok öykü barındırdığını düşünmeyi sever nedense. Böyle düşünmeyi tercih ederler oysa tek gerçekten, bir zaman sonra her şeyi ile unutulacaklarını bilmekten kaçarlar. Ve bu yüzden söyledikleri ilk yalan bu noktadan başlar.

Bizim kahramanımızın öyküsü de bu noktadan başladı. Kahramanımız ki, biz ona kısaca K. demekle yetinelim, tıpkı diğerleri gibi mutlu sonlara inanırdı. On dokuzunda çocukluktan beri birlikte büyüdüğü, delicesine aşık olduğu kızın babasını vurdu.

Bizimki on yıla, adam da kötürüm olmaya mahkum oldu. Beş yıl yattı af çıktı döndü. Döndüğünde, benim evin yanındaki çerçeve dükkanı sahibi amcasının yanında getir götür işlerine baktı, yardım etti. Sonra mahallelinin nereden geldiğini anlamadığı bir heves ile otuzundan sonra ressam olacağım diye ortalardan kayboldu. Bu olay mahallede çokça alaya alındı. Gerçi K. fiziksel olarak çok dayanıklı sayılmazdı. Ufak tefek boyu, hafif kamburu vardı. Onu ilk kez görenler bir iş yapabileceğini düşünmez, onda bir hayır görmezlerdi. İşin aslı kimse ondan ressam olmasını beklememişti. Malum bizim mahallede herkes, kendisi hariç, elin işine karışmayı sever, onların biçtiği kalıba girmelerini ister.

Tabi biz ressamlıktan, resimden ne anlarız. Önce renkleri bilmek gerekirdi. Boyaları, boyaların türlerini, kalınlığını, inceliğini, tuvale sürdüğünde ne renge dönüştüğünü, fırçaları, fırçaların özelliklerini, kullanırken neyi nasıl çizeceğini, doğru yerden başlamak ve doğru bitişi bilmek gerekirdi. K. ise sadece duvar çizdi. Onlarca, yüzlerce duvar. Kimi zaman akşamları, onu bizim meyhanenin çıkışında kaldırıma çökmüş gazel mi, türkü mü, şiir mi anlaşılmayan şeyler mırıldanırken görürdük. Onun o garip, bitkin, sanki her şeyden vazgeçmiş, sadece duvar çizmek isteyen adamın inançsızlığını ya da inancını yitirirken yüzünün aldığı şekli gördüğümüzde içimiz ürperir, bir pislikmiş ve bu pisliği bize bulaştıracağından korktuğumuz için ses etmez, görmezden gelip usulca yanından geçerdik.

K. yaptığı duvar resimlerinin sayısı çoğaldıkça önce dükkan taştı sonra kaldırımlar. Kimi mahalleli dükkanın önünden geçerken yan gözle kibirli ve aşağılarmışçasına bir bakış atar, kimi veletler, o duvarlara bir iki tekme savurur ve gülerek uzaklaşırlardı. K. ise tüm bu olan bitene, aşağılanmaya, alaya aldırmaz, aynı çizgileri aynı noktalara çekip dururdu.

Aylar geçti K.’nın bu kendine özgü yaşamına artık kimse aldırış etmemeye başladı. Yine o meyhaneden çıktığımız akşamların birinde K. kaldırıma oturup kafasını ağaca yaslamış, göklerden bir şey bekliyormuş gibi havaya bakıyordu. Sesi soluğu kesilmiş, dünyamızdan koptuğu belliydi. Arkadaşlarla vedalaştıktan hemen sonra tam benim evin sokağına sapacak iken arkamdan bir ses işittim. Sanki birisi bir kediyi kovalamak istercesine bir ses. İki kere daha aynı sesi işitince dönüp baktım. Sanki tüm kahinatın parıltısını taşıyan kocaman gözleriyle bana bakıyordu.

– Hayırdır ? dedim, yukarıdan bakarak, kibirle.

– Resimlerimde, dedi tekrar başını gökyüzüne çevirerek.

– Resimlerimde bir şeyler eksik. Ne griptir ki bu akşam bunu anlamak üzereyiz.

– Hayrola K. konuşacağın mı tuttu akşam akşam. Diye çıkıştım.

– Acele etme. Dedi sakince. Başını indirip hafifçe bana doğru baktı.

–  İşte bu yüzden hapis yattım. Diye devam etti.

–  Gençtim, mektebimi yeni bitirmiş, askere gidip, bizim kızla evlenecektim. Büyükçe bir evimiz, birkaç dönüm toprağımız, hayvanlarımız, çocuklarımız olacaktı. Her şeyi planlamıştık. Kıza da aşıktım tabi. O da beni sevdi. Masalımız burada başlayacaktı. Domuz babasının kızı başkasına satmış olduğunu duyana dek. Sustu gözlerini kısıp bir nefes aldı.

– Lanet domuz, o sabah çarşıya inmek için bizim kızı almaya gittiğimde, kapıyı açıp, “görüştürmem” dedi. “Neden” diye sordum, “öyle” dedi. “Sana verecek kızım yok” dedi. Üsteledim, neden diye haykırdım. Pişkin pişkin yüzüme sırıtarak “kızı sattım” dedi. “Yarın bu iş biter” dedi. Deliye döndüm, ufkum, dünyam, gözlerim karardı. Kaynar kazanlar döküldü başımdan aşağı. Hiçbir şeyi ne gördüm ne işittim. Hergele birde yüzüme kapadı kapıyı. Öğlen eve döndüm, rahmetlinin tabancasını aldım bu domuzun oturduğu kahveyi bastım, namluyu doğrulttum. “Veriyor musun ağa ?” diye sordum, “sattım” dedi yine alay ederek. Tetiği çektim.

Bir iç çekti, ben de merakımdan yanına çöktüm. Gömleğinin sol cebinden sigara paketi çıkarıp uzattı. Bir içimlik aldım.

–  Demek bu yüzden kıydın adama.

–  Yine olsa yine kıyardım diyerek gülümsedi sakince.

–  Ama konu bu değildi. Eğer vurmasaydım mahallenin yüzüne nasıl bakardım. Lakin meselenin aslı bu da değildi. Ortada aşk vardı. Üzerine tüm hayatımı kurduğum aşk, bir lafla, bir sözle satılmıştı.

– Değer miydi be K. ? On beş yıl değer miydi ?

– Sen şu bir kolu kesik kıza aşık olan çingenenin hikayesini bilmiyorsun o zaman. Dedi. Adam kadına aşkı yüzünden, duyduğu aşkın bütünlüğünü, sadakatini, bir aşkın ancak aynı değerde yaşanabilir olduğunu kanıtlamak adına kendi kolunu kızın ki ile aynı noktadan baltayla kesmiş. Çünkü ancak böylece bir araya gelebilir bir bütün olabilir, yaşayabilecekleri aşkın ancak böyle geçerli ve mümkün olacağını anlamış. Bu da aynı meseleydi benim için. Şerefsizin biri tüm geleceğimizi beş kuruşa takas etti. Kimsenin rızasını almadı pezevenk.

– Kimse rıza filan sormaz diye karıştırdım sözü. Gözlerini, gözlerimin içine dikti.

– Ben gökyüzünü daha önce hiç keşfetmemiştim ta ki içeri girene dek dedi.

– Malum her girdiğin yer dört duvar, pencereler ufacık, arada bir avluya bırakırlar orada da vakit geçene kadar ne yapacağını bilmezsin. Yazmayı çizmeyi bilmediğine göre, düşünmeye başlarsın ufak dünyanı. Bir kaybeden mi kazanan mı olduğunu bilmek istersin. Hiç birisidir. Hiç kimsesindir. Vicdanını ararsın. O vakitlerde, ruhuma inen o karabasan geldiğinde başımı gökyüzüne çevirir, sonsuz maviliğe bakardım. Gözlerimi hiç kıpırdatmaz, kırmaz, öyle dümdüz derinliğe, maviliğe bakardım. O zaman ne olduğunu, kim olduğunu unutuyorsun. Bir an bütün sorumlulukların, o yüreğindeki ve aklındaki yığınla yük yok olup gidiyor. Gardiyanın biri gürültü yapıp yine bizi içeri alana kadar. Sonra hepsini tekrar yükleniyorsun, aklına, yüreğine.

Paketinden bir sigara daha çıkardı, usulca yakıp derin bir nefes çekti.

– Peki duvarlar neden ? diye sordum. Sorum aptalca gelmiş gibi bir tebessüm etti.

– Senin hiç duvarların yok mudur ? Yoksa sende o, tüm yaşamları boyunca duvarlarını fark edemeyenlerden misin ? Zaman geçti, bir süre sonra her gün, her an, her harekette, her düşte kocaman duvarlar görmeye başladım. Aklım bu duvarların varlığını kanıtlayamıyor ama hissedilir şekilde oradaydılar. Gözünle göremezsin ama onları kapattığında orada karşımdaydılar. Diğerlerinin duvarları, hepimizin duvarları iç içe geçmiş boş yıkılamaz renksiz beton duvarlar gördüm. Yalan yanlış örülmüş ve her yıkılışında ruhumuzu sakat bırakan duvarlardı.

Sustu. Başını indirdi, sigarasını attı, yavaşça doğruldu, bir bakış attı bana doğru, kısacık, ama çakmak gibi parladı gözleri. Hiç bir şey söylemeden arkasını döndü gitti ayaklarını sürte sürte.

Ertesi sabah, dükkan açılmadı. Birkaç gün daha geçti haber çıkmadı. Bizim K. yok oldu o akşamdan sonra. Sanki hiç yaşamamış, duvarlardan oluşturduğu bulmacada kaybolmuş gibi.

Şimdi sabahları dükkanın önünden geçerken gözüm o duvarlara takılıyor. Her gün o gri, beceriksiz, ruhsuz ve yalanan örülmüş duvarlar kuşatıyor her yerimizi. Belki biz de bir gün K. gibi kaybolur gideriz gökyüzünün derinliğinde.