Ocak 2017

Bu Ay Okuduklarım - Ocak

Anna Karenina

Bu yıla güzel bir romanla giriş yapmak istemiştim ve uzun zamandır kütüphanemin önünden geçerken gözüme ısrarla ve anlamsızca takılan Anna Karenina’yı bu ısrara ve içimde ki kemirmelere istinaden okumaya başladım. Hem yılın son günleriydi hem yoğun kar başlamış bütün atmosfer ve zaman kitap için hazırdı.

Neyse romantikliği bir kenara bırakalım. Tolstoy malum 19. asrın en vurucu yazarlarından. Bu yazarın gençlik serisi kitapları keza okudukça betimleme gücünü anlayabildiğimiz, dili akıcı, belli karakterlere sizi bağlayabilen bir yanı var. Hoş, çokça yazar için de tüm zamanların en çok okunan ve sevilen kitabı olarak gösterilen Anna Karenina içindeki etkenlere bakarak aynı şeyleri söyleyebiliriz.

Romanı yorumlarken tabi beklentilerime, bana ne cevap verdiğine, ne kattığına, gerçekten de benim için bir başyapıt mı değil mi bunlardan bahsetmeye çalışacağım.

Bir çok bakış açısı farklı sonuçlara götürecektir roman hakkında. Kitapta iki temel hikaye var. Birincisi ve ana temel hikaye evli ve olgun bir kadının, evlilik arifesinde olan genç bir kont ile büyüleyici tanışması ve birbirlerine aşık olduktan sonra bu aşkın getirdiği sonuçları beraber yaşamalarını konu alıyor. Bu yorum tabi su yüzeyinde görünen parçanın kısmı.

Derinliklerinde, Anna’nın, dini bütün kocasının, daha önce hiç duygu geliştirmemiş, içindeki dürtüleri her zaman baskılamış adamın yaşadığı yüzleşme, yaşamının gereksinimlerinin değişmesine tanık oluyoruz. Bunu İncil’den alıntılayarak bu karakter üzerine oturtmaya çalışmış Tolstoy; “sana tokat atıldığında diğer yanını uzat.” Tolstoy bu karakteri dinin tüm gerekliliklerini uygulayan bir karaktere büründürerek, kendi düşüncelerini de yansıtmaya çalışmış gibi bir durum söz konusu ki bu tip empoze etmeleri yahut yargılarını diğer karakterlerde de görüyoruz.

Bu yasak aşkın, Anna ve Vronsky’in içinde bulunduğu sosyetedeki yankılarını, sosyetenin bu bireylere davranışlarını da, özellikle kocasını aldatan bir kadına yönelik davranışları dönemin toplumu yönünden incelemiş Tolstoy. Hatta onlara bir araya getirmek için uğraşan karakterlerin bir süre sonra kim ne der düşüncesiyle Anna ile ilişkilerini kopardıklarını da görüyoruz. Keza, o dönem de aile içinde erkek eşini aldattığında, kadın bir şekilde ikna edilmeye çalışılır, söz hakkı tanınmaz ama adam ayıplanmaz iken (yani bir problem yokken),  Anna ve Vronski ilişkisi ile bir tezat yaratıyor yazar.

Bu yıkıcı aşk, Anna ve Vronsky üzerinde bolca kavga, ama öte yandan bağlılıkta sunuyor. Bir aşkın, evli bir kadın ile genç bekar bir erkeğin o dönemde böyle bir sosyete içinde ancak böyle yaşanabileceğini, getirdiği yıkıcılığın sonuçlarını gösteriyor yazar.

İkinci temek hikaye örgüsü de, Vronsky ile evlilik arifesinde olan genç sosyetik, şımarık bir kızın (Kiti), Vronsky onu terk ettikten sonraki olgunlaşma  dönemini ve bir diğer toprak sahibi olan Levin ile evliliğe giden ilişkisini konu alıyor. Dikkatinizi çekerim, iki bekar insanın aşk hikayesidir bu.

Levin, kitabın diğer edebi incelemelerinde de bahsedildiği gibi, Tolstoy’un alter egosudur. Tolstoy ne düşünüyorsa, ekonomik sistem, tarım, seçimler, bürokrasi, aristokrasi, yaşayış biçimleri üzerinde ki tüm düşüncelerini Levin üzerinden veriyor. Levin romanın sonuna kadar her şeye mantık ile cevap vermeye çalışıyor ve kendisi bir tanrı tanımaz kişilik. Neden severiz, sevgi nasıl oluşur, bilimin ve aklın çözemediği sorulara cevap vermeye çalışırken bir anda Tolstoy cevabı veriyor; bu tip şeylere akılla bilimle cevap veremezsiniz, onlar vardır, ve içinizden gelir, sorgulamanın bir anlamı yok çünkü o tanrıdan gelir. Tabi, Tolstoy’un en sonunda bize tanrıyı dayatmasını bekliyordum.

Ama şunu itiraf etmeliyim ki, Kiti ve Levin’in hikayesi, o kadar naif, masum ve güzel gelişiyor ki, bu iki karakteri diğerlerinden daha çok sevdim sanırım.

Sonuca varmak istersem en temel ve yüzeysel seviyede anlatmaya çalıştım ama romana sadece bir aşk romanı olarak bakamayız. Okurken iki mükemmel hikayeye tanık olacaksınız. Bunun yanında, psikoloji, toplum içinde insan yaşamı, yasaklılık, toplum bilimi üzerine düşünceleri de inceleyeceksiniz.

Kitap kimi zaman tempoyu çok düşürüyor ve bir ara bazı bölümlerde, hadi bit artık, tamam anladık nereye varacağını, dediğim oldu maalesef. Ama kitabın yükseldiği anlar ise unutulmaz ve okuduktan sonra nefessiz bırakacak kadar da etkili. Kitap 1062 sayfa olmasına rağmen oldukça akıcı ve mükemmel bir tercüme. Korkulacak bir şey yok kısacası.

 

 

Yüksek Şatodaki Adam

II. Dünya savaşı A.B.D ve müttefikleri tarafından kaybedilse ve Nazi Almanyası ile Japonya galip gelseydi neler olabilirdi bir düşünün.

Açıkçası kitabın karakter analizleri veya tam olarak ne anlatmaya çalıştığı üzerine bir şeyler söylemek istemiyorum. Anna Karenina romanından sonra bir hamleyle çok merak ettiğim bir kitap ve yazar olduğu için okumak istemiştim. Lakin roman yorgunluğundan mıdır bilmiyorum benim için çok verimli bir okuma olmadı.

Genel atmosferde başka bir düzen, bir başka distopya unsuru var. Amerika’nın batısı, Japonya, doğusu Nazi Almanyası tarafından sömürülmüş, batıda Çin ve Japonya düzeni içinde yaşamaya çalışan karakterler var.

Kitap ayrı bir çok karakterin bölümlerinde oluşuyor. Juliana’da bunlardan biri. Kocası bir Yahudi ve el işçiliği yapan  bir adam.  Ortada bir kitap var ve bu kitap yasaklı bir kitap çünkü, içeriği bizim şimdiki dünyamızı anlatıyor, yani savaşın Nazi Almanyasını ve Japonyayı bitirdiğini, kısacası savaşın ters koşullarını anlatıyor. Bu kitaptan etkilenen Juliana ise yanında bir başka adamla, yazarı bulmak için – ki bu yazar yüksek şatodaki adam oluyor – yolculuğa çıkıyorlar. Öte yandan Nazilerde bu yazarın peşinde ve Japonya ile iş birliği yapmaya çalışıyorlar.

Alt metinlerde dediğim gibi, Juliana’nın kocası, Frank, Bay Tagomi, Bay Childan karakterlerinde birbiri ile olan bağlarını ve hikayelerini görüyoruz.

Kitap AltıKırkBeş yayınlarından çıkma 429  sayfadır. Yalnız harfler küçültülmüş ve aslında iki katı sayfa okuduğunuzu hissediyorsunuz. Benim için yorucu bir okuma oldu. İleride belki bir daha okumayı düşünebilirim. Editöriyel tarafta ise belli imla kuralları eksiklikleri göze çarpıyor, bazı kelimelerde harfler eksik. Muhtemelen ikinci baski ile bunlar düzeltilir.

 

 

Şeytan’la Konuşmalar

 

On sekiz bölümden oluşan bir felsefe kitabı. Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken ile bu kitapla tanışmış oldum.

Her bölümde düşüncelerini, insanlığın edinimleri ve geliştirdiği diğer felsefeleri yorumlayarak gösteriyor. Şeytan da işte burada devreye giriyor. Kurgu olarak Şeytanın ta kendisini oluşturmuş, tüm bölümler Şeytan ve yazarın karşılıklı düşüncelerini soru cevap üzerinden sunuyor. Diyalektik biçimde işlenmiş bir felsefe kitabı.

Kimi zaman varoluş felsefesini, kimi zaman roman, tiyatro, aklıselime, fazilete dair düşüncelerini aktarmış.

Benim gibi sıradan okurlar yada felsefe olarak sadece şöyle kaymaktan bakan gibiler için de okunabilir ve ufuk açabilecek bir kitap. Benim için okurken zorlandığım kısım doğal olarak çok sayıda eski kelime olması ve bunların anlamlarına bakarken bir cümleyi defalarca okumak zorunda kalmamdı. Lakin bu benim için teknik bir sorundu.

Kitap İş Kültür yayınlarının Seçme Eserlerinden, 208 sayfalık bir zihin çalışması.

 

 

Sisifos Söyleni

 

Bu kitabı o kadar isteyerek ve büyük beklentilerle okumaya başladım ki sonunda beni hayal kırıklığına uğratmadığını, hatta dahası çok şey kattığını görmek benim için mutluluk vericiydi.

Nasıl bir girizgah yapsam bilemiyorum. Kitap, en temel sorunu ele almış; intihar. Yaşamın anlamsızlığı ve buna rağmen neden hale devam ettiğimiz. Bu sorunu üç ana başlıkta ele almış;

  • Uyumsuz bir uslamlama
  • Uyumsuz İnsan
  • Uyumsuz yaratım

Kitap boyunca uyumsuzluk üzerine geliştirdiği düşüncelere tanık oluyoruz yazarın. Buradaki uyumsuzluktan kastedilen şey ise, üst insan, her şeyi algılayan ve farkında olan insan olarak çözümlenebilir. Ve bu uyumsuzluk yasaları – ben böyle adlandırıyorum – yukarıda ki üç ana koldan anlatılmaya çalışılmış. Önce uslamlama yani akılcılık ile uyumsuzluk üzerinde bağları inceleyen yazar, bu çıkarımdan uyumsuz insanı ve uyumsuz insanında, roman ve felsefe üzerinde ki yaratılışını da ele alıyor.

Benim gibi biri için – felsefeyi çok iyi anlamayan, cahil – bile o kadar derin ufuklar gösteriyor ki kitap, Albert Camus’un dehasını açıkça görüyoruz. Bu kitap benim için yapı taşlarından biri oldu desem abartmış olmam. Defalarca kez okunması ve Nietzsche ile beraber tekrar yorumlanması gereken bir yapıt olarak görüyorum.

Kitabı Can yayınlarının, Tahsin Yücel çevirisi ile okudum. Tabi burada Tahsin Yücel Türkçesi de mevcut. Felsefe okuyan biri için kolay anlaşılabilir ama başta benim gibi okurlar için belli terim araştırmalarına da yöneltiyor. Romanlardan veya sıradan yazıtlardan sıkılan biraz da felsefe bakmak isteyenler için ilk etapta fazla kaçabilir ama okunması bence kolay ve anlaşılır. Bu kitaptan önce, Albert Camus’un Düşüş ve Yabancı kitaplarının okunmasını da tavsiye ederim. Özellikle Düşüş, bu kitabın belki de öyküleşmiş hali olarak ta görülebilir. Yahut bu kitap, Düşüş’ün alt yapısını ve tekniğini açıklamakta diyebilirim. Tabi bu benim kendi yorumum.

Birkaç alıntıyla yorumumu tamamlamak istiyorum;

“Bir insan söylediği şeylerden çok, söylemedikleriyle insandır.”

 

“Usun ilk işi doğruyu yanlıştan ayırmaktır. Gene de düşünce kendi kendisine yönelince, ilk bulduğu şey bir çelişkidir.”

 

“Kendini öldürmek, bir anlamda melodramlarda olduğu gibi içindekini öldürmektir.”

 

 

Vişne Bahçesi

 

Bu ay bu kadar yoğun roman ve felsefe arasına tiyatro eklemezsem muhtemelen okumaktan soğurdum. Rus edebiyatının benim için bir diğer vazgeçilmesi Çehov’un Vişne Bahçesi güzel bir nefes aldırdı.

Konu, toprak sahibi bir ailenin kötü ekonomik durumlarından dolayı Vişne Bahçelerini satıp satmamaları arasında gidip gelen bir temada anlatılıyor.

Tabi ben meseleye bu kadar basit bakamam. Temel olarak zor durumda bir aile, bu ailenin varlıklarını satmak için onlara danışmanlık yapmaya çalışan bir tüccar, aile üyelerinin kendi içlerinde ki aşk hayatları veya diğer ilişkilerini de görüyoruz.

Trajedi olarak yorumlayabilirim. Finalde ailenin evini terk ediş sahnesi beni küçüklüğüme de götürdü. Bir vakit gelir bir evden ayrılmak gerekirdi. O zaman ne hissettiysem, yada bu tür bir vedanın insanda uyandırdığı hüzün son sahnede çok güzel işlenmiş.

Oldukça kısa bir kitap, bir tiyatro arası vermek istiyorsanız soluksuz bitiyor.

 

Çocuklarla Beraber

 

Can çocuk serisinin, haliyle çocuklara yönelik büyük romanlardan alıntılarla hazırladığı bir seri.

Çocuklarla beraber ise malum Kamazovların Alyoşasının çocuklarla olan o unutulmaz bölümlerini derlenmiş bir şekilde sunuyor. Ve bence iyi ki de sunuyor. Küçük yaşlarda gelişim malumunuz önemli ve bu tip eserlerden alıntılar yaparak aktarılması bir roman , öykü bilinci oluşturulması adına önemli adımlardan biri.

Kitap, Alyoşa’nın çocuklara olan öykülerini birleştirip bir bağlamda ayrı bir öykü gibi sunmuş. Akşam yatmadan önce masal gibi okunabilecek bir kitap. Roman bilinci yada merakı uyandırmak istiyorsak bu tip derlemeleri kullanmalıyız diye düşünüyorum.

 

Türklerin Tarihi 1

 

Ve sonrasında bu yoğun ve yılgın kafayla, yok efendim var olmanın felsefesidir, amaçsızlıktır vs. diye düşünürken bende büyük bir eksiklik olan tarihe yönelmek gerek diye düşündüm. Malum bütün anlaşmazlıklarımız temel bir tarih bilincimiz olmadığından da çıkıyor. Herkes bir şey “biliyor”.

Bende bu cahil hevesimle, bakalım İlber hocamız ne demiş diyerekten kendi tarihimizi okumaya başladım. Bu kitap, Türklerin, tarih sahnesine ilk ne zamanlar çıktığına dayanıp, orta Asya’dan Anadolu’ya göçünü anlatan ama öte yandan bir bütün olarak dünya tarihine ve oluşumlarını da derin bir bilgi ve yorumla sunuyor.

Kitabın okunuşu ise çok basit. Soru ve cevap. Kesinlikle okullarda, yada orta sınıf çağındaki talebelere de okutulması gereken bir kaynak. Bizim gibi cahil bir halka en temel bilgileri verir iken bu bilgilerin derinliği merak uyandırıyor. Bilinç oluşturmak için çok hoş bir derleme.

Biraz detaya girmeye çalışırsam mesela, alfabemizin gelişmesini, Sasaniler, Karahanlılar, Gazneniler ve sonrasında kocaman bir Selçuklunun tarihi, şehir hayatı bakımından, bürokrasisi tarafından ilişkileri anlatılıyor.

Sonrasında da ikinci kitabın ön girizgahını yapıyor ve Osmanlının kuruluş zamanını, orta Asya ve Anadolu’nun durumunu da inceliyor.

Bu kaynak kitabı okuması kolay, hem ağır değil, hem bilgilerimizi güncellemek ve merak uyandırması açısından önemli bir kaynak.

Timaş yayınlarından çıkan kitap 301 sayfa.