Haziran 2017

bu ay okuduklarım

Karanlıktan Sonra – Haruki Murakami

 

Bu kitabı Japonya’da çıktığından beri bekliyordum. Bir romandan öte, novella diyebiliriz. Romanın belli bir kahramanı yok, kahramancıkları var ve bunların hayat üzerine konuşmalarını izliyoruz.

Mari, kız kardeşi Eri, Şirakava ve diğer karakterlerin ayrı kesitlerine tanık oluyoruz. Bu kesitlerden biri Mari’nin gece boyunca bir genç adam ve pansiyoner bir kadınla konuşmaları, bir diğeri, Eri’nin kitap boyunca derin bir uykuda olması ve bu uykunun mistik bir hal alması, ve bir diğeri de Şirakava’nın gece boyunca iş yerinde çalışması ve bu temponun hayatını ne şekilde yönlendirdiğinden oluşuyor.

Mari’nin hikayesi romanın ana hattını oluşturuyormuş gibi geldi. Diğer karakterlerin hikayeleri ise mola verilen diğer öyküler gibi kesik kesik araya girdi. Bu tip yönlendirme okumayı daha eğleceli hale getirmiş. Ve denge sağlanmış.

Kitap, okunuken bana herhangi bir duygu katmadı. Heycanlı bir sahne, olay, yoktu. Herşey olağan ve tadımlık kaldı.

Güzel bir yolculuk kitabı olabilir, boş vakitlerde sıkmadan okunabilecek bir roman.

 

 

Nur Baba – Yakup Kadri Karaosmanoğlu

 

Dönemin en çok eleştiri alan kitabı olmuş Nur baba. Sebebi basit; roman kurgusu bir Bektaşi tarikatı içinde oluşturulmuş ve oradaki Baba’nın Bektaşilik adı altında gözüne kestirdiği kadınları eşi yapması gibi bir huy edinmesini anlatmakta.

Öyle ki bu hastalıklı yobaz heriflerin, din sömürüsüyle, ya da aldıkları sıfatlarla halkı nasıl kandırdığını ve ne şekilde güç sağladıklarını göstermek ve bunların eleştirisini yapan hatta bu tür oluşumları delik deşik eden bir roman olmuş.

Tabi döneminde, kitabı hiç okumayan, kulaktan dolma bilgiyle galeyana gelen insanlar yüzünden oldukça karalanmış Yakup Kadri, ve bu şiddeti ve savunmasını önsözün de görüyoruz.

Demem o ki, şimdi nasıl üfürükçü adı altında, birilerini üflemeye çalışan ebesiler varsa, o dönemde belli tarikatların adını kötüye kullanan yobazlar mevcutmuş.

Romanın kurgusu ve anlatmaya çalıştığı da bence budur. Bunlara karşı bir savaştır, yoksa Bektaşilikmiş, oymuş buymuş bir önemi yok.

Türkiye tarihini takip etmek, toplumun dönüşümünü ya da dönüşmediğini görmek için Yakup Kadri’nin her romanı ders niteliğinde bence.

Kaçırmayınız.

 

Suçluyorum – Emile Zola

 

Bu ince kitap, Emile Zola’nın dönemin başkanına yazdığı ders nieliğinde, adelet diyen herkesin okuması gereken, bir aydınının toplumdaki yerini gösteren bir başyapıt.

O dönemde yaşanan bir haksızlığa karşı mücadele başlatan bu mektup, bir çok olaylara gebe olmuş ve gerçek adaletin yerine gelmesinde bir nebzede olsa katkıda bulunmuş. Kamu oyunu harakete geçirmiş, devletin tüm mekanizmalarını harekete geçirmiş.

Kısaca olay, Fransız ordusunda bulunun yahudi kökenli bir subayın, Dreyfus, kötü niyetli, faşist diğer subaylar tarafından iftira ile 12 boyunca suçlanmasıyla, hapise atılmasıyla başlıyor. Bunun üzerine Zola bu haksızlığa karşı belgelerle karşı çıkıyor, kimin suçlu kimin suçsuz olduğunu belirten bir mektubu döneim devlet başkanına yolluyor. Ve gazetede yayınlandığı anda, büyük bir ses getiriyor.

Bunun üzerine araştırmalar, kavgalar, soruşturmalar, Zola’ya karşı baskılar, artıyor. Lakin tam 12 yıl sonra Dreyfus aklanıyor ve itibarı geriveriliyor.

Zola böyle bir hareketi yapmakla tam bir aydın olduğunu kanıtlıyor ve herkese ders veriyor. Haksızlıklar, adaletsizlikler üzerine yapılabiliecek en sağlam ve anlaşılır eylemi yapıyor.

Kitabı okuduktan sonra bu duygulardan etkilenmemek mümkün değil.

 

Tersi Yüzü – Albert Camus

 

Uzun zamandır Camus’dan uzak kalmıştım, bu ay tekrar neler var neler yok diye bakınırken elimde bu kitabı buldum.

Bu kitap Camus’un ilk yazıtlarından ve önsözde bahsedildiği gibi, tüm eserlerini bu kitapta anlatılan temeller üzerinde inşa etmiş. Lakin okunması zor bir kitap. Kendi adıma oldukça zorlandım. Sanki yazarın kafasının içine giriyor ve oradan oraya savrulurken ne nasıl nereden gibi bir sürü sorunla karşılaştım. Baş döndürücü ve anlam veremediğim bir çok cümle vardı. Cümleleri sürekli tekrar tekrar okumak pek hoş değil.

Önsözde Camus’un kendisinde kötü yazımdan ya da karmaşıklıktan dolayı özür diliyor. Bu ön görüyle başlayınca da kitaba, devamında haklı olduğun görüyoruz. Kısacası benim için zor ve sıkıcı bir okuma oldu. Belki ileride başka bir düzeyde tekrar okunabilir.

 

Ay ışığı Sokağı – Stefan Zweig

 

Çıktığı ilk gün gidip aldım kitabı, sonra bir yerlere oturdum, neymiş bakalım derken kitap bitti. Beş öyküden oluşan kitap tipik bir Zweig kitabı. Kitaba adını veren Ay Işığı Sokağı adlı öyküde ayrı bir güzeldi.

Leman Gölü Kıyısında Olay ise unutamadığım bir diğer öykü oldu. Savaştan kaçmış Boris’in kısacık öyküsü, savaşın berbat bir şey olduğuna dair manifesto gibi.

Nişan adlı öyküde de tıpkı Leman Gölü Kıyısında Olay’da ki gibi, bu sefer bir iç savaşın içinde fransız bir subayın yaşadıklarını ve trajikomik sonundan bahsediyor.

Birkaç saat için oldukça güzel vakit geçirebileceğiniz bir kitap sizleri bekliyor. Zweig yine şaşırtmadı.

 

 

Kırık Kanat – Antonio Altarriba

 

Geçen aylarda Uçma Sanatı adlı çizgi roman üzerine bahsetmiştirm. Yazar orada babasının hikayesini anlatmakta ve saygı duruşu niteliğinde bir romandı.

Kırık Kanat ise bu sefer annesine karşı bir duruş ve anıt olarak karşımıza çıkmakta. Öyleki daha ilk sahnede geçen bir konuşma, beni kendi hayatıma bakıp ailem ile olan ilişkilerimi sorgullattı diyebilirim.

Kırık Kanatta bu sefer kahramanımızın doğmunden ölümüne kadar olan sürede hem ailesinin gölgesinde bir süre sonrada savaşın gölgesinde yaşananlara tanık oluyoruz. Tıpkı Uçma Sanatı gibi burada da soluksuz okuma ve kocaman bir hüzün bekliyor bizi.

 

I.Dünya Savaşı – Resimli Harp Tarihi – Ian Westwell

 

İş kültür yayınlarının resimli tarih kitaplarıda pek bir güzel, pek bir kapsamlı. Kitabın şöyle bir üzerinde dolaşırken okumaya dalmışım. Kitap, savaşı en ince detaylarına kadar inceliyor.

Kullanılan silahlar, araçlar, uçaklar, cephe savaşları, savaşın nedeni, toplumların yaklaşımları, savaş planları, devletler arasında ki ilişkiler vb.

Savaşın unsurlarını oluşturan herşey detaylı bir alanda anlatılmış, resimlerle ve belgelerle de süslenmiş ve karşımıza çok hoş bir inceleme kitabı çıkmış.

Nedir ya bu Dünya Savaşı derseniz ve sıkılmadan bakmak isterseniz, önerebileceğim bir  tarih kitabı.

 

Karakter Aşınması – Richard Sennett

 

“Herşey bizim için basit bir hale getirildiğinde zayıf düşeriz; yaptığımız şeyi kavrayamadığımız için, işle olan bağımız yüzeyselleşir.”

Diye tespitler de bulunuyor Richard Sennet. Yeni kapitalizm’in bireyler üzerinde, yaşamlarına dair değişimleri, karakterlerin değişimini anlatıyor kitabında. Öyle tespitler var ki hepimizin çalışırken içine düştüğü bu rutin şeylerin arka planını sunuyor.

“Psikolog Amas Tvresky’nin belirttiği gibi insanların duygusal olarak odaklandıkları şey kaybetmektir”

Yeni kapitalizm’e hoş geldiniz. Kitap sekiz ana konu başlığından oluşmakta. İş dünyasının çağımız insanı üzerinde neleri etkiledikleri, bunun tarihçesini, başka kaynaklara ve düşüncelere de dayanarak nasıl dönüştüğümüzü tespit etmiş yazar.

Her başlık içerisinde kendimden ve karakterimden yansımalar buldum. Düşündüğüm bir çok şey görüşümle uyuştu ve yeni kapılar da açtı.

“Hiçbir şeyin sabit olmadığına inanan insan, bir süre sonra “ben pek de gerçek değilim, benim ihtiyaçlarımında temeli yok” noktasına gelir.”

Diyor yazar, yeni iş düzeninin gruplara bölündüğünü, neden bölündüklerini anlatırken.

Muazzam bir eleştiri ve tespit kitabı. Bu aptal sistemin içinde karakterlerimizin giderek nasıl tüketim malzemesine konu olduğunu görmemizi sağlayan bir kitap.

 

Goriot Baba – Honore de Balzac

 

Eğer edebiyatlar ilgileniyorsanız Balzac mutlak olarak bir yerlerde karşınıza çıkar. Okuduğunuz edebiyat söyleşilerinde, hayranı olduğunuz yazarların söylemlerinde, edebiyata bulaşmış herkes de Balzac’a rastlarsınız.

Bu rastlantılar silsilesi haliyle ben de merak uyandırdı ve daha öncesinde Evde Kalmış Kız ile Balzac külliyatına giriş yapmıştım. Bu ay oldukça merakla ve biraz da isminden dolayı Gordion Baba’yı okumak istedim.

Roman bittiğinde bıraktığı tat halen damağımda. İnsanlık Komedyasının önemli eserlerinden biri olan Gordion Baba, sadece Fransız toplumuna yönelik değil, insanın olduğu her topluluk üzerine o ödenim en büyük sorgulamalarından birini oluşturuyor.

Çarpık aristokrasi, çocuklar ve ebeveynlerin sorumlulukları, insanların paraya taparcasına yaşamlarını sürdürmeleri, ölümden bile nemalanmaları vb. tüm bu yaşantılara karşı tespitleri ve eleştirileri barındıran bir manifesto olduğunu düşünüyorum kitabın.

Romanın karakterlerine ve öykünün detaylarına girmek istemiyorum. Genel çerçevede, yazarın insanlık dersi verdiği ama ders niteliği amacı taşımayan bu hazin öykü mutlak okunması gerekenler listesinde ve neden Balak’tan bu kadar çok bahsedildiğinin ip uçlarını taşıyor.

Öyle ki artık her ay bir Balzac kitabı okumak gibi bir niyetim oluştu. Özellikle realist akımı sevenlere ve Balzac küllüyatına giriş için temiz ve akıcı bir kitap.