Ben ve Zeka

ben ve zeka
ben ve zeka

Birkaç sene öncesinde psikoloğuma, bazen kendimi oldukça zeki bulduğumu, bazen herkesten daha zeki göründüğümü düşündüğümden bahsetmiştim. Şimdi düşünüyorum da o koşullar altında hangi ruh hali içerisinde, hangi bilgiye, hangi gerçeğe sığınmışsam kulağa ne garip ne zavallıca geliyor söylediklerim. Şimdi ise “zeka”mın beni getirdiği noktada büyük bir kibir var belki de. Neredeyse tüm vaktini odasında geçiren, hiç kimseyle mümkün olduğunca görüşmek istemeyen, dünyanın gerçekleriyle bir türlü barışmak istemeyen, işsiz, amaçsız bir hale getirdi zekam beni.

Bu bir şikayet manifestosu değil. Bir yanılgı ile yüzleşmek veya sürekli değişen kimliğimizi anlama çabasıdır bu. Hoş bu kavramlarda oturmuş değil. Her şeyin daha en başından varsayımlarla gerçeğe ulaşması gibi bir yanılgı, mantığın bu bağlamda kendini doğrularken aslında belki de tam aksine gerçeklerden uzaklaşması da mevcuttur. Bahsettiğim şey, bugün kendinizi tanıdığınızı varsayarken, yarın kendinizi tanıyamayacağımız hale gelmektir. Ve yaşamınızın sonuna kadar böyle olacak olması gerçeğini kabul etmektir. Belki de kendini bulmak; bu değişimi kabul etmek ve kendini affetmek, dolayısıyla kendini asla tam olarak bulamayacağını bilmektir.

 

 

O sözleri söylerken, kendimi çok güçlü hissettiğimi belirtmem gerekir. Ama bu güç beni karşımdaki insanın gözünde eşit derecede gülünç duruma düşürdü. Bunun farkında değildim. Ne kadar acı, ne kadar zavallıca. Sanki uğruna yaşanacak bir davanın savunucusu gibi, yürekten bağlanmıştım bu fikre. İnsan, kendisinin bir işe yaradığını varsaydığında bu noktaya geliyor. Yaptığımız iş, işlevsellik, zekamızı kutsuyor, ve benim gibi cahil, daha önce aklını bir kere bile kullanmamış zavallılar bunu zeka göstergesi sayıyor. Hayatında en basit işi bile ilk kez yaptığında kişi kendisini en yüce sanır. Buna benzer basit ama ölümcül bir yanılgıydı işte.

Şimdi ise bu parlak “zeka”nın geldiği nokta, işe yaramayan bir hayat yarattı. Kibir ve öfke, egonun parlak kıvılcımlarını oluşturuyor. Kendisine sürekli olarak suikast düzenleyen bir zekaya mahkum ettim kendimi. Aslında ne yaşıyor, ne de düşünüyorum. Her şey havada asılı ve dünyanın gerçekleri karşısında çoktan sınıfta kalmış bir zeka seviyesinde, gençliğimin en eğlenceli en akıllı zamanlarını harcamış, orta yaşlarımın başlarında anlam olarak ölüyorum. Önümü göremiyor, aydınlık içinde karanlığa düşmüş bir durumdan öteye gidemiyor. Bu çok zeki olduğunu varsayan insan en temel konuşmalarda bile cahilliğini örtmek için ya susuyor ya da karşısındakini küçük görüyor. Bu nokta da yalnızlık başlıyor.

İşte iki yüzlülük böyle bir şeydir. Kendini kudretli sanıp, insanlara öyle görünmek isterken, en basit mücadelede sefil, acınası bir yalnızlık içinde her şeyden kaçmaktır. Artık bazı sorulara cevap verilemeyecek kadar, bazıları da sorulamayacak kadar uzaktayım. Sürekli tedirgin bir hayat mahkumiyetinde, sevgi ve sorumluluktan uzak boş bir yalnızlığa dönüştü o övündüğüm zekam.
Anlam içinde, hiçbir şey olmak gerekiyor. Hiçbir işe yaramamak gibi her bağlamda, her koşulda, her şeyi öldürmek gibi cesareti kırık, korkak bir düşünce yarattım. Şimdilik gelinen nokta budur; ya heptir ya da hiç.

 

 

 

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.