Yağmur Günlükleri – I

Nereden çıktığımı hatırlamıyorum işte. O gece her nasılsa caddeye düşmüş yürüyordum.  Ağzım, dilim, gözlerim kuru, inceden yağmur yağıyordu. Islaklık caddenin zeminini parlatmış binlerce ışık rengarenk birbirine karışıp, su birikintileri üzerinden hayat varmış gibi yansıyordu. Hatırlıyorum, o günü hiç sevmemiştim. Ondan ayrılalı kaç dakika oldu, kaç saat karıştı bunlara, günler nerede nasıl geçti diye düşünürken tekrar gece, tekrar gündüz olmuş, yürümüşüm.

Gençken caddeyi severdim tabi, kim sevmezdi. Milyonlarca yalnız insanın iç içe geçtiği, sabahları çalışanların, akşam şair ruhların kiraladığı yüzlerce sokağın aktığı cadde. Sonra nasıl oluyorsa bir gün sıkılıyor insan. O caddeden de, kentten de… Sirenler, insanlar, topuklular, simitçiler, çocuklar, öğrenciler ve onlar ve şunlar ve bunlar, karışıyor yığınla.

Yine bu seslerin arasında yalnız kalabiliyor insan. O günlerden birinde, bir bara filan gitmek istedim. Hoş, ben ne barları severim, ne insanlara karışmayı, ne onlarla konuşmayı, ne grup toplantılarını, ne de vs vs. Ama o gün gittim. Yağmur biraz daha hızlanıyor, damlalar biraz daha ağırlaşıyordu. Rastgele bir sokağa sapıp, sokağın en uç köşesinde gözüme çarpan, daha önce hiç gitmediğim ve bir daha önünden dahi geçmeyeceğim hafif kırılmış bar tabelasına çarptı gözüm. Alacalı bulacalı, kırmızı ve mavi neon ışıkları, içerideki müziğin anlamsız boğucu sesi diğer anlamsız ve boğucu seslere, insanların sohbetlerine karışıyordu. Ama buna kafayı yoracak ne vaktim vardı ne de ilgileniyordum.

Caddede barlara, hele bir de biraz daha geç vakitlerse, erkekleri yalnız almazlar. Yalnız erkekler kaybedendir çünkü. Madem yalnızsın, içeri girip yalnızlığını giderebilmene izin vermeyiz derler. Kim bilir ne olasılıklar böyle sikindirik bar kuralları yüzünden heba oldu gitti. Kim bilir kaç yüce aşk, kaç ruh eşi sırf bu yüzden tanışamadı. Heba oldu geceler sevişemeden.

O yalnızlık içinde barın önünde beklerken, içeri girebilmek için cesaret arayışlarımı sürdürmekte, sanki daha önce içeri girmişim de, şimdi sigara molası vermişim gibi davranıyordum. Giriş kapısının sağında siyah bir varil, içinde garip bir ateş yanıyor, çevresinde kızlı erkekli birileri ayyaşlıkları içinde birbirlerine karışıyordu. Acaba sorsam diyordum yoldan geçen birine, içeri girmeme yardım eder mi diye. Öylesine muhtaç, öylesine bağlıydım ki bu soruya, kapı önünde bir o yana bir bu yana volta atıyor, gruba yanaşmaya çalışıp vazgeçiyordum. Bir süre sonra da hepsinden vazgeçtim. Senin neyine be adam dedim. Tam o an garip bir şey oldu. Kapıdan biri çıktı. Kıpkırmızı saçlarını tepeden toplayarak önlerini dağınık bırakmış biri, dudaklarında o’na çok yakışmış ruj rengiyle, yemyeşil gözlerini açmış bana  doğru bakıyordu. Bazı kısa anların ömürlük hatıraları olur. O kısa anlarda rastlanan yüz bir yerlere kazınır, hayat olur, yaş olur, yaz olur, aşk olur. Bu garip an ikimize de öyle bir anda akıllarımıza kazındı. Bu anları hep sevmişimdir. Bu anlık bakışmadan sonra kafasını aşağıya eğerek, ağzına götürmüş olduğu sigarası için ceplerinde çakmak aramaya başladı. Sonra içeride unuttuğunu anlayarak, bana yöneldi, hafif gülümseyerek, ateşimin olup olmadığını sordu. Ateşim vardı tabi. Olmaz mıydı. Olmasaydı bile bir yerden bulurdum. Bu şaşkınlıkla birkaç saniye cevap veremeden, eblek eblek yüzüne baktım. Çakmak diye yeniledi. Ah dedim, tabi. Sen sigara içme ama dedim. Gözlerini kısıp beni yandan şöyle bir süzerek, neden diye sordu. İstemiyorum dedim. Yere baktı, gülümsedi. Olur dedi. İçeride kim var dedim. Kimse yok dedi. Sigara dumanı aramızda dönüp duruyor, yağmur şiddetleniyor, çatılardan süzülen damlalar bizi daha da ıslatıyordu. Beni içeri sokar mısın diye sordum, sonra orada ayrılırız. Ayrılmayız dedi. Bir fırt daha. Sigara, duman, yağmur, ateş falan filan. İyi dedim. Islak zemine attığımız izmaritlerin üzerine basarak içeri girdik.

İçerisi simsiyah, boktan ışıklandırmaların rastgele yanıp söndüğü, kim kiminle ne yaptığı belirsiz, alkol ve sigara dumanının sefil ruhlarımızın üzerine sinip bizi sakladığı, garip yalnızlıkların, garip sevişmelere döndüğüne tanık olduğumuz, nefessiz, tatsız, tuzsuz bir yerdi. Ama o zaman bunların bir önemi yoktu. İçeri girdiğimiz andan beri onu kaybetmemem için elimden tutup bana yol gösteriyordu. Bir kadının elini en son ne zaman tuttuğumu inanın o güne dek hatırlamıyordum. Nasıl bir his, his mi,  böyle bir şeyin varlığına inanmakta güçlük çekiyordum. Her neyse. Dans eden insanların, dumanlı nefeslerin arasından bir köşeye götürdü beni. Kulağıma eğilip bir şey içip içmeyeceğimi sordu. Bira dedim. Birine işaret etti, bira geldi, o’na da kokteyl mi nedir artık renkli bir şey geldi. Bir süre yan yana hiç sohbet etmeden durduk. Zaman zaman kendisini müziğin ritmine kaptırıyor, ömrümde kimsenin bana bakmadığı şekilde bakışlar atıyor, gülümsüyor, o güzel sivri burnunu yanağıma değdiriyor ama hiçbir şey konuşmuyorduk. Ben ise… Ben bir gariptim. Neden caddeye daldığımı, neden bir bara gitme ihtiyacı hissettiğimi, neden sevişmek için böyle ortamlarda birini aradığımı, nelerden kaçtığımı, kendimi böylesine bir tuzağa attığımı hatırlamıyordum. Nefesler nefese, şeytanlar şeytanlara, gölgeler gölgelere, dudaklar dudaklara karışıyor, yalnız ikimiz bu kaosun içinde kol kola durmuş, hareketsiz, üzerimizden geçen dünyanın acımasızlığını, yorgunluğunu, akıp giden zamanı izliyorduk. Dur durak bilmeyen bir hüzün, hüzün ve daha da hüzün dostlarım.

Bardan kaçta çıktığımızı hatırlamıyorum. Bu tepkisizliğimden, sıkıcı tavırlarımdan, sessizliğimden dolayı bir daha benimle görüşmek istemez diye düşünüyor ve böylesine bir güzelliğe sarılamadan ayrılacağım için içimi kemiriyor, yüreğim sızlıyordu. Nereye gideceksin dedim. Bilmem dedi, yanakları kızarmış, dudaklarını bana uzatarak. Sarhoşsun dedim. Sen de öylesin dedi. Koluma girdi ve cadde de yavaş yavaş sürüklenmeye başladık. Yağmur biraz hafiflemiş ama ince ince yağmakta, tepeden esen rüzgar yanaklarımızı okşamaktaydı. Özür dilerim dedim. Ben böyle sandığın gibi biri olmadım hiç. Bugün oldun dedi sözümü keserek. Gülümsedik, sustuk. O siyah ve boğuk kalabalığın içinde hiçbir yere gitmemecesine öylesine yürüyorduk. Sonra nasıl oldu hatırlamıyorum. Ayrılmak istemiyorum dedim. İçimde ki şeytan uyanmıştı. O esnada sigarasını ağzına götürmüş ve derin bir nefes çekmişti. Cevap vermek için ağzını açtığında kelimeler dumana karıştı. Emin misin dedi. Bir süre bekledim, ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum. Kafamı gökyüzüne kaldırıp, öylesine ışıklara baktım, derin bir nefes çektim. Hadi gidelim dedi. Nereye diye sormaktan korktum ve takip etmeye başladım.

 

Leave a Reply