Yağmur Günlükleri – II

yamur gunlukeri ii

Onu ne zaman anlamayı bıraktığımı artık hatırlamıyorum. Sıradan bir Pazar günü lunaparkta pamuktan şeker yerken mi, Bahamalara gittiğimiz o ilk günün akşamı beyaz kumlar üzerinde birbirimize sıkıca sarıldığımızda mı yoksa St. Petersburg’ta kilometrelerce yürüdükten sonra çimlere uzanıp bulutları izlerken mi, hatırlamıyorum. Ama o zamanlar bize ait olduğunu sandığımız yaşamın başka türlü olabileceği aklımıza bile gelmezdi. Anlamak istediklerimiz sadece rutin hayatımızın seçeneklerinden oluşuyor, başka türlü olamazmış gibi, seçimlerimizin en doğru olduğuna gönülden inanıyorduk.

 

Babasını kaybettiğimiz o akşam, hayatının, hayatlarımızın bir anda değişebileceğini ilk anlayan o olmuştu. Sanki bazı şeyleri kavramak için muhakkak ölümle tanışmak gerekirmiş gibi. Bu kadar basit, bir o kadar zorlu gelen bu değişim onu kendisinden uzaklaştırdığında, başımıza gelecekler için başlama noktasındaymışız, bilmiyordum.

 

Yine bir Perşembe günü gülüp eğlendikten sonra, otobüsle eve dönerken yol boyunca yüzüme bile bakmamış, konuşmayı kesmiş ve öylece ayrılmıştı benden. Kim bilir ne çığlıklar atıyordu ruhu. Sanki varlığım ona eski yaşamını hatırlattığı için midir bilinmez, hiçbir aşamada eskisi gibi olamıyor, ani sessizlikler, yalnızlıklar içerisinde kalmaya başlamıştık. Onun bu değişimini anlayamıyor, görmezden geliyordum. Ne olup bittiği ile ilgili en ufak fikrim yoktu. Ve son gün geldiğinde, bambaşka kişilerdik.

 

Ne bileyim, bence hayatlarımızı, istediklerimiz veya istemediklerimiz şeklinde ayıramayız. İlkel, basit bir düşünce olurdu bu. Ama bizi etkileyen şeyler, yaptıklarımız ya da yapmadıklarımızdır. Bu yüzden  dolaylı yoldan hayata karışmak böyle bir şey işte. Onca insanın birbirine ister istemez karışması, isteklerimizin anlamsızlığını ispat ediyor. O zaman bu ince sınırlar içerisinde, aklımızın görüsü kadar yaşadığımızda neyi açıklamaya çalışıyoruz ? O, bana hiçbir şey ispat etmedi. Her şeyi öylece bırakıp gitti.

 

Birkaç zaman sonra, iyice yabancılaştığımız bir dönem o’na rastladım. Yanında uzun boylu genç bir adam, koluna girmiş, yürüyorlardı. Düşünmedim. Artık düşünmek bana sıkıcı geliyor, sıradan şeyler üzerine konuşacak hiçbir şeyim kalmadığı için sadece boş boş bakıyordum. Aklıma gelen tek şey değişimdi. Onun değişimi böylece hepimizi değiştirmiş, anlamsız bir şekilde bizleri başka noktalara savurmuştu. Anlamayı bırakmıştım.

 

Yağmuru ilk defa o zaman hissettim. Bazan yaşadığını duyumsayabilmek için ölümün gerektiğini görmüştüm. Yaşanan zamanın yok olup gittiği, gelecek denen şeyin isteklerimizden başka bir şey olmadığını görüyordum. O veya ben, bir şekilde değişmiş ve o yalnız kalabalıklar içerisinde geçmişimize bakarken, nereye gittiğimizin bir önemi yoktu. Yağmur yağıyor biz bir şekilde tekrar hayatlarımıza geri dönüyorduk.

 

Öyle işte. Sonsuzluk rıhtımlarından, yağmurlu günlerin iyimserliğine kadar yürüyorum. Ne ben, ne de bir başkası. Hepimiz bu rıhtımın ziyaretçileri olarak, ufuklarda ne aradığımızı bilmeden, bir şeyleri anlamaya çalışıyoruz. Bir yerlerde, buluşmak üzere…

 

 

Leave a Reply

2 + 1 =