Mektup Öyküleri – I

mektup öyküleri

Sevgili Kuzen;

 

Bu mektubu yazıp yazmamak için günlerce düşündüm. Bir yandan sana olan öfkemi dindiremiyor öte yandan bu yaşananlara karşı kendimi aciz düşmüş, zavallı birisi olarak görüyorum.

Bana yolladığın kitaplardan bir kaçını okudum, kimisini yarım bıraktım. Bence bu Fransızlar felsefe işini halen beceremiyorlar. Düşündüklerini aktaramayan saçma sapan kavramları eveleyip geveleyip bunu bir haltmış gibi sunmalarına katlanamadım.  Bence sen de en azından bu tip şeyler ile ilgili Fransızlara pek güvenme. Hem sonra felsefeden söz açılmışken, felsefenin temel sorularınına, kesin ve gerçek cevaplar bulunsa idi, amacımız ne olurdu bana bir cevap ver. Neden kafayı bu kadar yoruyoruz ? Neyin hazzı var bunda ? Cevabı asla verilemeyecek şeyler üzerine bu kadar çalışmak, düşünmek neden ?

Her ne ise. Bizim gerçek hayatlarımızı sorarsan, sefiliz. Dolayısı ile bu mektupla içini karartmak istememem. Zaten yeteri kadar kitap, hayatın kendisinden ve boktanlığından şikayet edip duruyor. Tabi dayatılan bu rutin düzen hayatlarımıza girmişken fikir sahibi olduğumuzu filan sanıyoruz. Oysa kendimizi bile görmekten aciz ve bu zor eylemi gerçekleştiremeyecek kadar da öfkeliyiz. Bu konumda düşünce üremez. Düzülür. Kapanın içinde olup, kaçamamanın getirdiği bir çaresizlik var gözlerimizde.  Mesela, az önce metrodan inmiş, eve yürürken etrafına kalabalık birikmiş birinin çaresizliğini gördüm. Ya kapkaça uğramış, ya fiziksel bir sıkıntısı vardı, bilemiyorum. Ama şöyle göz ucuyla bile bakmış olsan, dünyanın ne boktan, adaletsiz, ruhsuz bir yer olduğunu hatırlardın. O kişi de, tıpkı senin, benim gibi güne başlamış, kendi yalnızlığı içinde evinden çıkıp bir yerlere gitmiş, zaten bedeli ağır olan bu piyangoyu omuzlamışken, bir de başına her ne geldiyse yüzünde ki acı ve çaresizliği görmek beni düşündürdü. Bu uğursuz şey benim de başıma gelebilir, senin de.. Tıpkı her gün herkesin başına geldiği gibi çaresizlik bizi hiç beklemediğimiz bir an yakalayabilir. Oysa ben buna hazır değilim. Dışarıya çıkmak istemiyor, bütün yaşamımı bir kütüphane ya da ona benzer bir yerde geçirmek isterdim. Lakin, buna bile cesaretim yok.

Başka bir konu ise; Cecile. Uzun bir zamandan sonra ona bir metro istasyonunda rastladım. Yanında uzun boylu, ince, temiz bir delikanlı, el ele yürüyorlardı. Benim her zaman olmayı reddettiğim, onun her zaman olmamı istediği adamı sonunda bulmuş olmalı. Sen haklıydın kuzen. Ben hiçbir zaman burnumun ucunu görebilecek kadar sakin ve akıllı olamadım. Hayatın romanlardaki gibi yaşanacağına inanmak budalaca ve ilişkilerin anlatılanlar kadar masum, yaşananlar kadar naif olacağını sanmak… Peh. Bu pek bana göre değilmiş açıkcası. Her şeye ancak kendi düşüncelerimize inandığımız kadar bağlanıyoruz. Onun bana inandığını hiç düşünmemiştim ve belki de bu saçma sapan bekleyiş yüzünden herşeyi çöpe attık. Rüzgarın ne olduğununa ilişkin en ufak fikrimiz olmadan denize açılmak gibi bir budalalıktı bizimkisi. Abartmaya luzüm yok gerçi. Bunları düşünmeyeli, konuşmayalı epeyce zaman geçti. Yeri gelmişken söylemek istedim.

Öyle görülüyor ki bu luzümlu yaşamımızı, anlam veremeyeceğimiz umutların yoksunluğunda ya da körü körüne inanılmış bir idea uğruna -muş gibi harcıyoruz. Sana, kendini affetmeni dilerim saygı değer kuzenim. Olanlar hiç birimizin elinde değildi. Kendini suçlamaktan vazgeç. Ben öfkenin ta kendisiydim, sen ise aklın.

 

Siktir et.

 

 

Leave a Reply

four × 1 =