İstanbul’da Yaşamak

istanbulda yasamak

Bu yazının başlığını ‘İstanbul’a Gelmeyin’ olarak düşünmüştüm. Ama bu, saçma bir başlık olurdu. Çünkü bir ülkede işin, aşın alternatiflerinin çok olduğu tek memleket burası olunca “milletimiz” ne yapsında gelmesin diye düşündüm. Bu yazıyı yazma fikri, hem geçen gün Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’un bir röportajında geçen sözleriydi hem de on dakikalık mesafe için bindiğim metroda kalabalığa olan öfkemden dolayı geldi.

Bu yazıyı doğma büyüme ve hep aynı semtte yaşan bir kent bireyi olarak yazıyorum. Başka hiçbir amacım yok. (Belki de vardır) 

 

 

Kaldırımlarda yürümek. 

 

Öncelikle biraz kaldırımlardan bahsedelim isterim. Kaldırımlar bir toplumun medeniyet ölçüsüdür. Ne kadar alçak olursa o kadar medenidir. O kaldırımlar, akıllı kişilerin elinden geçmiş, tasarlayan, ölçen biçen, planlayan herkesin bilgi birikiminin yansımasıdır. Sanata ve sağlığa olan duyarlılığını gösterir.  

Ben bu kentin denize kıyısı olan bir ilçesinde oturuyorum. Oturduğum ev ile ilçe merkezine yürüyerek gitmem yirmi dakikamı, metroya yürüyerek gitmem on dakikamı alıyor. Yaklaşık yirmi yıldır da bu kaldırımlarda öyle veya böyle yürürüm. Yürürken çevreyi hafızasına atar insan. Yaşamının geçtiği yerleri öğrenir.  

Toplumun geçirdiği evre, zamanla sokaklarda da gözle görülen bir değişime uğruyor ve insanların yürümesinden tutun arabaları park edişleri, toplu taşımada iniş ve binişlerine kadar her şey çıplak gözle görülüyor. Kaldırımlardaki haraketlenme de bu değişimden nasibini alıyor. Mesela, ne zaman fark ettim hatırlamıyorum ama arabaların çoğu, neresi olursa olsun direk kaldırıma park ediyor. Bu böyle yandan iki teker koymakla değil, baya insan geçemesin diye kaldırımı komple kaplayan bir park biçimi. Evimden çıkıp herhangi bir yere kaldırım üzerinden ulaşmam için önce birkaç inşaat geçmem, sonra bu inşaatlardan arta kalan kaldırımlardan, eğer araba park etmemişse, bir şekilde yürümem gerekiyor. 

Birde bu kaldırım kapama olayından daha çok, ters yönde gelen yada bir andan arkanızda belirip yanınızdan hızla geçen motokuryeler de var. Bunlar kullanmaları gereken normal yol yerine kaldırımları kullanıyor. Dolayısıyla kaldırım trafiğine motorlar da eklenmiş durumda. 

Bir diğer değişim ise bizim semt hem hastane hem de dershaneler(padon liseler) bölgesi olduğu için açılan yeni yeni mekanların oluşması dolayısı ile bu mekanlara özel vale servisi olması ile yaşanan park sorunları. Bu vale denenen tipler o kadar akıllı arkadaşlar ki, herhangi bir yere herhangi bir şekilde park edebilme hakkını kendisinde buluyor, bulabiliyor, buldurtabiliyor.  

Hal böyle olunca, ne amaçla nereye giderseniz gidin, kaldırım üzerinde ki araç trafiğine, inşaat alanlarına, önünüzde, arkanızda yürüyen kalabalık insan yığınlarına dikkat etmeniz gerekiyor. 

 

Toplu taşıma (Metro) 

 

İstanbul’da iki ana metro hattı var. Gerçi artık buna Marmararay’ı da dahil edebiliriz. Birincisi, en eski olan Havalimanı-Yenikapı (M1A), ikincisi Yenikapı – Hacıosman (M2) ve diğeri Kazlıçeşme-Ayrılıkçeşmesi olan Marmararay hattıdır. Bunların tarihçelerinden şimdilik bahsetmeme gerek yok. İBB’nin sitesinden faydalanabilirsiniz. 

İşe giderken, M1A metro hattını kullanıyorum. Eskiden bizim semt pek şehir merkezi olmadığından, durakta indi bindi sıkıntısı olmaz, gelen metroda ağzına kadar dolmuş gelmezdi. Bu iş zamanla, gözle görülür biçimde arttı ve içinde yaşadığımız zaman diliminde, hangi saat olursa olsun, binmenizin zor olduğu bir hal aldı. Ayrıca bu hat, İstanbul’a artık yetmeyen Otogar durağını içine aldığından, tabi vatandaşımız ne yapsında binmesin bu metroya. Zaten birazdan gelecek olan eleştirelimi asla vatandaşa, yada İstanbul’un kalabalığına filan yöneltmeyeceğim. Ama şunu söylemeden geçemem; bu kalabalığı gözlemlediğinizde ahlakın çöktüğünü göreceksiniz. Çünkü artık matematik ve fizik kurallarının dışına çıkmaya çalışan bir milletin acınası çaresizliğini de görmekteyiz. Herkes kendi benciliği içerisinde, çük göt uçuca giderken öte yandan nasıl rahat edebileceğini düşündüğü üzere gerginlik oluyor. Binerken, önce inenleri beklemeyip daha da sıkışma niyetinde olan, her yere acele bir şekilde gitmeye çalışan milyonlarca insandan bahsediyorum. Sabah ve akşam saatleri bu kalabalık hareketler tavan yapar, arka arkaya binemediğiniz metroları sayarken, durakta geçen saatlerle karşılaşırsınız. Herkesin akıllı, bir sizin aptal olduğunuz saatlerdir bunlar.  

Bu konuda söyleyebileceğim şey, artık metrobüsler değil, metrolar da yetmemeye başladı. Binmeniz bir türlü, inmeniz bir türlü, kavga etmeden, doğru düzgün bir yerden gidip gelmek daha da zorlaştı. 

 

İnşaatlar 

 

Aslında bu konu hakkında hiçbir şey söylemeyeceğim. Sağım solum inşaat sobe !  Yaklaşık beş yıldır belki de daha da uzun bir süredir, muhteşem bir yağma, talan ve hafıza katliamı yaşanmakta bu şehirde. Benim büyüdüğüm sokaklar, tıpkı diğer tüm kentli kardeşlerimizin de gözlemleyeceği gibi yıkıldı, söküldü atıldı, yerine rezidanslar, modern kaplama apartmanlar yükseldi. Çocuklarımıza gösterebileceğimiz ya da büyüklerimizin anlatabileceği anıların yaşandığı yerler kalmadı. Sırf benim semtimde değil bütün İstanbul’un tamamı bir ur gibi kapkara, toz duman, vinçler, kamyonlar gırla. 

Dün karşınızda duran, önünden geçtiğiniz herhangi bir bina, yarın uyandığınızda yıkılmış olabilir. Ya da buluşma yeri olarak belirlediğiniz bir alanın başka bir yere taşındığını bir gece ansızın öğrenebilirsiniz.  

Bu konuda söyleyeceklerim bu kadar. Sadece doğayı değil, hafızamızın da talan edildiği bir hal aldı. Bu talanı yapanlar ise bu kentte hiç yaşamamış olanlar. 

 

 

Sonuç 

 

Bu şehirde yaşamak, gelip bir tadına bakmak, bir arkadaşa bakıp çıkmak isteyenler, “dünyanın sayılı metropollerinden biriyiz”, “doğu-batı köprüsüyüz” diye geçinenlerin plansızlık ve talandan dolayı hem bu kadim kente, hem de yaşayanlarına en büyük zararı verdiklerini göreceklerdir. 

Burada kentte yaşayanlara da iş düşüyor tabi. Ama bizim milletin ses çıkarmaktan ziyade yaşanan zorbalığı özümseme gibi bir durumu var. Belli bir süre sonra yanında bomba patlasa duyarsızlaşan milyonlarca insanlara dönüşüyor toplum. Kimse kural tanımıyor. Koyun sürüsü gibi, biri kuralı bozunca herkes bozuyor. Toplu taşımada sıradan bir inme ve binme meselesi kan davasına dönüşebilecek sorunlara yer açabilir. Halbuki tek yapılması gereken birkaç saniye beklemek.  

Yaptırım yok. Ne beyaz masa, ne yerel belediye, kimsenin umurunda değil. Şikayet ettim ondan biliyorum. Herkes birbirine sorumluluk atıp, ağızları açık aval aval okeye dönüyor muhtemelen.  

Bir ve bence önemli sorunlardan biri kent planlamasının olmaması. İstanbul’da işe, okula gitmek için milyonlarca insan, neredeyse kentin bir ucundan diğer ucuna hareket etmek zorunda. Ve tüm bu haraketin aynı zaman diliminde yapılması kocaman bir kaos yaratıyor.  

Mesela; lojistik hizmetleri neden sabaha doğru yada gece yapılmıyor ? Neden mavi yakalılar daha erken ya da daha geç işe gitmiyor ?  Aynı sorum beyaz yakalılar, öğrenciler içinde geçerli.

Mesela, şu kaldırıma park eden araçlar için, otopark yapsanız ? Nasıl yapacağınızı biz vatandaş olarak söylememeliyiz diye düşünüyorum.

Mesela, şu valecilik olayına bir çözüm bulsanız.

Mesela, topluma toplu taşımada nasıl inilir binilir diye kurslar açsanız ?

Mesela, kabalık, şiddet vb gibi şeyleri caydırıcı bir şekilde cezalandırsanız. (yazar burada gülüyor) Hapis değil, akıl hastanesine yollasanız. Yada kentte nasıl yaşanması gerektiği ile ilgili kurs verseniz.

 …

Ayrıca bir diğer sorun, muhtemelen İBB hangi durakta, hangi saatlerde yoğunluk yaşanıyor bunu bile ölçemiyor, dolayısı ile sorunu da çözmüyor.  

Yukarıda bahsettiğim inşaat meselesi (mes-ele) de bunun tuzu biberi.  

Eyyyyyyyy İstanbul’a gelecek millettimiz, artık burada saniyeler bile beklenemezken siz hangi umutlarla geleceksiniz ? Bu aptal kaosa katılan bir et parçası olmaktan başka ne yapacaksınız ? Hepimiz, hepimize yaşanamayacak bir kent oluşturmaktan başka ne yapıyoruz.  Kentte yaşamanın bedeli vardır filan gibi saçma salak tümevarımlarla da bahane gösteremeyiz. 

Bu mesele, “Sevmiyorsan binme kardeşim” diye de geçiştirilemez. Bu mesele, kentin içinde yaşayan herkesin meselesidir.

Bu yazıyı şehrin hafızasının katledildiğini, kentli yaşamının çoktandır öldüğünü gördüğüm ve buraya yaşamak için gelenlere önsöz olsun diye yazdım.

 

Artık bu kentin sevilecek en ufak yanı kalmadı. İnsanlarını çoktan geçtim…

 

 

Leave a Reply

five × four =