Mayıs 2017

bu-ay-okuduklarım-mayıs

Güneşi Uyandıralım – Jose Mauro de Vasconcelos

 

Bazan belli başlı dönemlerde kütüphanenizin raflarına bakarken ve ne okuyacağınıza ne düşünmek istediğinize karar veremezken bulunduğunuz yerlerden kaçmak istersiniz. Vasconcelos’u okumak bu kaçışa yardım ediyor bence.

Ülkemizde Vasconcelos’un kitapları malumunuz çocuk kitabı olarak geçer. Şeker Portakalı ya da Güneşi Uyandıralım okuyorum dediğinizde “ay o çocuk kitabı değil mi” gibi kıt bakış açılarıyla dolaşan insanlar var aramızda malum. Oysa yazarın kitaplarında salt sevginin oluşturduğu tabanda gelişimi, küçük bir çocukla başlayan hikayenin karakter üzerinde  dönüşümünü, içimizde konuşan o iblisin de zamanla dönüşümünü, bağlılıklarımızı yani hayata ilişkin bir çok detayı görürüz. Tıpkı Küçük Prensi nasıl övüyorsak vs.

Öyle ki Güneşi Uyandıralım, Şeker Portakalı’nın kahramanı Zeze’nin ilk gençlik dönemini anlatmaya kaldığı yerden devam ediyor. Zeze bu sefer ilk kitaptaki o fakirlik döneminden kurtulmuş evlatlık olarak zengin bir aileye verilmiş ve yaşamını bir yandan bu zenginlik içinde, bir yandan kilise ve yatılı okulda geçirmekte.

Bu sefer içinde ki o ses bir kurbağa dönüşmüş ve en zor anlarında iç sesine (kurbağasına) derdini anlatan onunla büyüyen Zeze, büyüdükçe, aşkla tanıştıkça hayata olan izlenimlerini anlatıyor. Biz okuyucu olarak ise, onu yönlendiren insanların hikayeleri ile birlikte Zeze’nin bu dönüşümü anlamaya çalışıyoruz.

Akıcı ve hiç yormadan zevkle okuduğum bir kitaptı. Zeze’yi ilk kitaptaki trajediden kurtulmuş olarak görmek beni sevindirdi. Biraz çocukluğa dönmek istiyor ve Güney Amerika’da dolaşmak istiyorsanız tavsiye edebilirim.

 

Büyüklere Masallar – M.K. Perker

Çizgi romanlar güzel tabi, hele umduğunuzdan fazlası çıkarsa başka bir tat alınıyor.  Büyüklere Masallar için pek bir şey söyleyemeyeceğim. Ortada asılı kaldı bir yerlerde.

Çizimler ve kurgular başarılı. Hikayeler enteresan. Kitaba ilk girişte “ne oluyor acaba”, “enteresan” diye mırıldandığımı hatırlıyorum. Çizgiler biraz Fransız çizgi romanlarını andırıyor. Yani demek istediğim uluslararası bir iş olmuş.

Karakarga yayınları böyle alternatifler sunmaya devam etmeli, bu konuda iyi bir çizgide gidiyorlar. Bir takipçi olarak yeni kitapları heyecan içinde bekliyorum.

 

 

İstanbul İşgal Yılları – İ. Hakkı Sunata

Bilinç nasıl oluşur ? Neye dayanarak öğreniriz ? Farkındalığa nasıl çıkarız ? Yaşadığımız coğrafyanın, kentin, ülkenin, geçtiğimiz sokakların bilincine nasıl ulaşırız ?

Bu sorulara kesin bir cevap veremeyiz ama tarih, özellikle yakın tarih okumak bu konuda bir fayda sağlıyor benim için. İş kültür yayınları, Anı serileri ise belli dönemlerde yaşanan olaylara tanık olmuş gözleri, hayatlarını kaleme almış önemli kişilerin yazıtlarını yayımlamakla çok değerli bir iş yapıyor. Bu tip yazıtlar, günlükler, seyahatnameler, yakın geçmişimizi bütünüyle ortaya koymasa da yaşananların halka, bireysel hayatlara nasıl temas ettiği konusunda önemli belgeler sunuyor.

İstanbul’un İşgal Yılları kitabı da,  işgal altındaki şehrin,  bu şehir ve ülkede yaşananları bir vatandaşın gözünde nasıl yaşandığını anlatıyor.

İşgal altında olmanın, geleceği belirsiz ülkenin, tüm umutları tükenmiş halkın, ayrışan, bölünen kitlelerin işgal kuvvetlerinin elinde oyuncak olmasının ne demek olduğunu  birinci elden okuyoruz. Kitabın akışında öyle bir umutsuzluğa düşüyoruz ki, kurtuluş mücadelesinin ne demek olduğunu, özgürlüğün, bağımsızlığın önemini anlamak için süper zekaya gerekmiyor.

Öte yandan o dönem İstanbul’unda yaşan yerel halkın gündelik yaşamına tanık olmak, gezdiğimiz gördüğümüz, geçtiğimiz sokaklarda o insanların o dönemde yaşadıklarını bilmek, onlarla bütünleşmek benim için ilginç bir deneyimdi.

Bu tip kitaplar bir bilinç oluşturmak için önemli taşları oluşturuyorlar. Puşkin’in Erzurum günlükleri de bu derecede bir etki bırakıyordu. Nereden geldiğimizi, kurtuluş savaşının değerini, işgal atında kalmanın, sömürülmenin ne olduğunu bir nebze anlamak istiyorsanız, şiddetle tavsiye edebilirim.

 

Türklerin Tarihi 2 – İlber Ortaylı

 

Malum geçen aylarda Türklerin Tarihi birinci kitabı okumuştum. Orada Osmanlı öncesi durum ve Türklerin orta asyadan göçüyle başlayan dünya tarihini okumuştuk.

Bu kitapta ise Osmanlı’nın bir imparatorluk haline gelmesini, yükseliş dönemine geçine kadar olan kısmını inceliyoruz. Balkanlar ve balkanların Türkleştirilmesi, bütünlüğün sağlanması, Ankara savaşından sonra yaşanan fetret devri gibi bir sürü konuya değinilmiş ve bir çok boşluğu da kapatan ve hatta başka kitaplara kapı açan bir bilgilendirme söz konusu.

Kitabı okumak, İlber hocanın dersine yada söyleşisine katılmışız gibi bir his yaratıyor. Okumuyor adeta dinliyoruz. Bu yüzden okunabilirliği kolay ve çabuk kavrayabildiğimiz bir kolaylık sağlanmış.

Bu iki seri, aslında derinlemesine girilmesi gereken bir tarihin, yüzeysel yada özeti gibi de diyebileceğimiz bir özgünlükte.

 

Uyuyan Adam – Georges Perec

 

Şimdi… Aslında yorum yapmak için kararsızım. Bir cümle ile, öyle bir kitap işte ya, diyebilirim. Ya da bir şeyler söylemek için geveleyebilirim. Gördüğünüz gibi beni bu durumda bırakan bir kitap.

Bir roman tabi, Uyuyan Adam. Ama şu, yazarın hayata dair öyle sokakta, otobüste, evde, yatakta vb. yerlerde düşündüğü şeylerin, fikirlerin, felsefi zeminlere oturtularak yada oturtulmayarak söylemesi, akıp gitmesi gibi.

Bazen sıkıyor bu tip kitaplar. Eğer sizde o psikoloji içinde değilseniz hızla bayabilir, ya da bilindik şeylere tanık olabilirsiniz. Bilmiyorum. Biraz bohem bir kitap, beni şaşırtan aklımda iz bırakan bir yanı da olmadı. Belki yazarın daha iyi bir kitabından başlamalıydım.

Ama öte yandan belki de ikinci bir okuyuşta çok farklı gelebilir. Örneğin Camus’un Düşüş kitabını ilk okuduğumda oldukça sıkılmış hatta okuduğumu unutmuştum. Oysa sonrasında öylesine kapılmıştım ki bazen bazı kitapların zamanı olduğunu anlamıştım.

Belki bu kitapta öyledir bilemiyorum.

 

 Cehenneme Övgü  – Gündüz Vassaf

 

“Yeter ! Ortada yaşam var. Yaşam, her türlü beklentiden önce gelir. O her şeyin üstünde. Yaşam bizimle bir. Biz  de onunla biriz.”

Son dönemde, okuduğum en iştah ve kafa açıcı kitaplardan biriydi Cehenneme Övgü. On üç bölüm, soluksuz giden bir kitap. Daha önce neden okumadığımı bilmiyorum. Öyle tespitler, yorumlar var ki, dillendiremediğimiz ya da farkında olup hiçbir zaman konuşmadığımız şeyler üzerine şiddetli ve iştah açıcı yorumlamalar görüyoruz.

“Yaşama buyuruyoruz çünkü onu düzenlemeye çalışıyoruz. Yaşamı öldürüyoruz çünkü onu düzenleyebileceğimizi sanıyoruz.”

On üç ayrı bölümde, gündelik yaşamlarımızda yaptığımız tüm eylemleri totalitarizm ile bağdaştırıyor. Hayat, ilişkiler, bireysellik, insana ait tüm konumlamalar üzerinde muhteşem bir eleştiri ve tespit zinciri.

Ufuk açan bir rehber kitap diyebilirim belki. Defalarca kez okunması sindirilmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Lakin tabi körü körüne değil. Belli bir bilinçle, karşı eleştiri oluşturarak.

“Gündelik yaşantımızda, beklentilerimizle yaşamın getirdiği ya da getirebileceği şeyler arasında bir çatışma yaşarız çoğu zaman. ‘’Bunu yapmayı isterdim, ama hiç vaktim yok” Bu cümleyi kim bilir kaç kez söylemişizdir. ”

Elinizde ne varsa bırakın ve bunu okuyun diyebileceğim bir kitap.

 

 

Madam Bovary – Gustave Flaubert

 

Her şey, youtube’da film fragmanlarına bakarken başladı. Klasiklerin filmlerini ararım bazan. Tabi Hollywood bu konuda pek iyi değil malumunuz. Fragmanlar muhteşem hazırlanır ama film bomboş, bir sürü yer kesilmiş atılmıştır. Özellikle Anna Karenina filmini izledikten sonra büyük hayal kırıklıkları oluşturmuştu bende.

Neyse, tabi filmini izlemeden önce kitabını okumak gibi bir hastalığım var benim. Bir süredirde klasik okumamıştım, Flaubert ise hiç okumamıştım.

Şimdi ne diyeceğimi bilmiyorum. Bir klasik romanda bu kadar sıkılmamıştım. Kitap 385 sayfa, üç dört günde bitirebilirim dediğim kitabı on gün gibi bir sürede zorlayarak bitirdim. Klasiklerin başları sıkıcıdır evet, ilk 80 – 100 sayfa öyle sıkar, betimlemeler vs vs. Bu kitapta öyle başladı öyle devam etti, öyle de bitti.

Neyse, konuya gelirsek, Madam Bovary aslında çok hanım hanımcık bir kadınken, Charles denen gariban bir doktorla evleniyor genç yaşta. Tabi bu durum bize hiç yabancı değil. Masal devam ediyor çoluk çocuk derken, Madam Bovary, kocasını sevemez olduğu için, Leon adında genç bir adama aşık oluyor. Leonda ona karşı boş değil tabi. Lakin bu aşk yaşanamıyor, itiraflar edilemiyor ve Madam Bovary Leon’u tatlı bir platonik aşk olarak kalbine gömüyor.

Derken bir zaman sonra Radolphe adında bir kazanovaya rastlıyor. Öyle ki Radolphe, şerefsizin biri diyebilirim. Tek amacı aslında Bovary’ı yatağa atmak filan. Tabi bu hususta çok kibar yaklaşımlarda, tatlı dille Madam Bovary’ı aşığı ediyor ve onu her zaman umutlandırıyor. Öyle ki Madam Bovary tüm geleceğini Radolphe’a bağlamışken Radolphe oyunu kesiyor ve ondan kaçıyor. Tabi bu durum Bovarylerde büyük bir çöküşe neden oluyor. Madam Bovary uzun bir süre yataklara gömülüyor, Charles her şeyden habersiz  ve çaresiz aşk dolu eşine bakıyor. Borçlanıyorlar. Borçlandıkça, borcu borçla ödemeye kalkıyorlar.

Tabi bir süre sonra Leon ortaya çıkıyor, yine uzun betimlemeler, bitmeyen anlatımlardan sonra bu sefer Leonla aşk yaşıyorlar. Garibim Charles tabi her şeyden habersiz dolanıyor ortalarda. Öte yadan borçlar birikince, Emma (Madam Bovary), tüm gururunu yutup Radolphe’ye den borç para istiyor ama alamıyor, büyük bir kavga çıkıyor ve Emma intihar ediyor. İntiharı ise bir zehir içerek gerçekleştiği için, ölümü de acı ve yavaş oluyor.

Ölümünden sonra Charles, mektuplaşmaları görüyor ama o kadar iyi niyetli ki, kızsa da daha sonrasında bir şey yapmıyor. (ne yapacak ki ?) Sonra o da üzüntüden ve kahırdan ölüyor.

Eser, romantizm unsurlarını barındırıyor tabi. Topluma karşı, ahlaka karşı bir dolu eylem var. Kitap için tam bir klasik denebilir. Teknik olarak tüm öğeleri barındırıyor. Ama bir okuyucu olarak çok eğlendiğimi söyleyemem. Hatta bitirmek için inat ettiğimi söyleyebilirim. Her ne ise.

Belki siz seversiniz, sevmişsinizdir.

 

 

Leave a Reply

twelve − 3 =